Ayşe Aral - Hürriyet

Ayşe ARAL       30 Nisan 2010

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Maalesef herkesin bir taciz hikayesi var

Bu hafta maalesef gülmecesiz geçti, içimden gülmece yazmak gelmedi.

O kadar kötü şeyler yaşadık ki hepimizin içi daraldı. Son yazımda bir sapıkları anlattım. Kendi yaşadığım deneyimi de anlatmıştım yazımda. Bu yazıdan sonra sizlerden yine bir dolu e posta geldi. Susmayalım demiştim, sağ olun sizler de susmayıp benimle paylaştınız.

Bana düşen sizin hikâyelerinizi de yayınlamak. Niye mi?  Hala susan, utanan, yaşadıklarından dolayı kendini suçlu gören, önüne bakamayan, korkan her kız, kadın okusun ve ışık alsın diye.

Merhaba:
 
Yazılarınızı keyifle okuyorum. Yazdıklarınız bazen kızdırıyor bazen güldürüyor beni. 
 
Benim bir önerim olacak size. Bir anne olarak son günlerde ki çocuk tecavüzü olaylarına tepkisiz kalamadım. Hele konu çocuklar olunca hassasiyetim doruk noktasına ulaşıyor. Bu haberlere öyle öfkeleniyorum ki suçluları bulsam bir kaşık suda boğacağım.
 
Eşim rehber öğretmen olduğu için biliyorum. Okullardaki rehber öğretmen kılıklı dolaşanlar işlerini iyi yapsalar veya sosyal hizmet uzmanı gibi çalışsalar okullarda okuyan çocuklardaki tacizler ortaya çıkacak.

Mesele şu; toplumumuzda şu veya bu şekilde istismar edilenlerin çoğu çocuklardır.  Çünkü acizler ve bakıma muhtaçlar. Kendilerine ne yapıldığını bile anlayamayacak durumdalar.

Peki, bu çocuklar anaokulundan itibaren okuldalar değil mi?

Rehber öğretmenler okuldaki çocukların aile ortamını, yaşadıkları mekânı bir ziyaret etseler, çocuklar ne hallerde kiminle yaşıyorlar bir rapor tutsalar, her çocukla tek tek görüşüp kapalı uçlu sorular sorsalar, bakın neler çıkacak ortaya. Ama bunu yapmayıp odalarından bile dışarı çıkmıyorlar. Kendisine başvuran olmazsa sorun yok onlar için.
 
Devlet, okullara ya bir sosyal hizmet uzmanı atasın ya da mevcut rehber öğretmenlere bu konuyla ilgili eğitim versin.
Ayrıca bu öğretmenler vasıtasıyla çocukları cinsel tacize karşı eğitsinler. Çocuklara, böyle bir olayla karşılaşırsan en yakın haber vereceğin yer olarak biz varız, yanındayız desinler. Çocuklara güven versinler.
 
Ayrıca anne baba sevgisine muhtaç halde olan küçük yaştaki çocukların devlet okul yapamıyor diye yatılı okullarda, Yibo'larda okutulması ne kadar yanlış. Siz de bir annesiniz. Çocuğunuzu okusun diye 7 -8 yaşında yalnız, kimsesiz bırakır mısınız? Bırakırsanız ne olur. Çocuk sevgisiz ve ilgisiz kalır. Hayattan kopuk, robot gibi, yemekhaneye in, ders çalış. Peki, sevgi ve ilgiyi kim verecek onlara. Öğretmenleri hangisine yetsin veya anne gibi şefkat göstersin. Matematik ve fen bilgisi öğrenmek yetecek mi ona. İnsan hayatı sadece bu mudur?
 
Sonuçta sevgisizlik ve ilgisizlik son olayda olduğu gibi, psikopat ve sadist çocukların yetişmesine yol açacak. Çocuk o yaşta neyin doğru olduğunu kavrayamadığı için ailesinin kendisini terk ettiğini onu istemediğini düşünecek. Bilinçaltına yerleşen bu duygu onun psikolojik dengesini bozacak.
 
Sevgi ve ilgi, insan hayatını etkileyen en önemli faktördür. Katiller, sadistler, tecavüzcüler… Onlar da bebekti ve çocuktu. İlgisiz ve sevgisiz ortamlar, kötü aileler işte onları bu hale getiren suçlulardır.
 
Sonuç, devlet küçük yaştaki çocukların yatılı okumasını engellemeli ve bunun için çözüm üretmeli.
 
-Okullardaki rehber öğretmen sistemi baştan aşağıya yenilenmeli.
 
-Okullara sosyal hizmet uzmanı atanmalı.
 
-.Bu kişiler çocuklarla iletişime geçip onların yaşadığı bu tip olayları açığa çıkarmalı.
 
-Kötü koşullarda bakımsız kalan çocukları bu uzmanlar tespit etmeli ve koruma altına alınmasını sağlamalı.
 
-Çocuklarla yakın temas içinde çalışan tüm devlet memurları işe alınmadan önce ve belirli aralıklarla, psikiyatri testinden geçirilmeli.

(psikiyatri testinde kapalı uçlu soruların sorulduğu, kişinin kendisini saklamasının mümkün olmadığını öğrendiğim için bunu öneriyorum.)
 
Bu konularla ilgili bir gündem oluşturursanız çok sevinirim. Hakikaten üstüne gidilmezse devletin bir şey yapacağı yok.
Olan çocuklara oluyor...
 
Başarılar dilerim.
 
Z.Ö

****

Merhaba Ayşecik,

Sana Ayşe diye hitap ediyorum, çünkü çok bizdensin ve biliyorum ki Ayşe hanım desem istemezsin. Delisin, tatlısın çok özelsin, egon nerede senin bilemedim. Sanırım ego ne bilmiyorsun. Kız kıza çay sohbetlerimizin, bazen rakı sofralarımızın ortak mevzularındansın.

Ayşecik, bakma böyle hayat bağlı durduğumu. Vurdumduymaz ve sevecen tavırlarıma da… İçim çok dolu benim. Hayatımın tokadını on yaşında yedim. Rahmetli babam tekstil işi yapardı. Arkadaşıyla ortaktı, en yakın arkadaşıyla, okuldan hem de. Küçük bir atölyeyle işe başlamışlar tabi ben oralarını pek hatırlamam… Benim hatırladığım imkânlarımızın çok iyi olduğu, babamın çok çalışıp çok kazandığı ve sevgili okul arkadaşının yani ortağının bizim evden neredeyse hiç çıkmadığıdır. Annemle babam o şahsa, evli olmadığından hep eşin dostun kızını baş göz edip evlendirmeye çalışırlardı. Nereden bilirlerdi ki o adamın aklının fikrinin 16 yaşındaki kızları üzerinde olduğunu… Ben 16 yaşındayken ilk kez bir gençle flörte başladım. Annem babamla çok samimi olduğumuzdan, bu durumu çok konuşur esprisini yapardık. Annem babam sürekli bana öğütler verir, aman kızım ha dikkat et derlerdi. Annemin babamın yurtdışında olduğu bir gece bu şahıs bize geldi, birtakım belgeleri almalıymış, yarına toplantı varmış. Yalan da değildi. Babam eve bir zarf bırakmıştı o şahsa vermem için. Şahıs eve geldi, ben zarfı verdim, ay dur bir soluklanayım başım dönüyor sanırım tansiyonum düştü dedi. Öğrenmişiz ya tuzlu ayran iyi gelir diye, “Dur ağabey ben sana bir ayran yapıyım” dedim, ben de sana yardım edeyim dedi… O anı ölsem unutmayacağım. Arkamdan dolanıp bana sarılıp “Bak yoğurdu böyle karıştır” dedi, sonra harikasın diyip kulağımdan öptü, sesimi çıkarmama fırsat vermeden elini tüm vücudumda dolaştırmaya başladı. Bir an gözüme ünümde duran ekmek bıçağı takıldı… Ayşe inan yaşım 16 olmasa, ailem okumuş, bilinçli ve beni bilinçlendiren insanlar olmasa o bıçağı kesin saplamıştım bu sapığa. Sustum, salağa yattım, adam gitti. Kimseye anlatmadım, ama işte ilahi adalet ortaya çıktı. Aradan günler geçti, babam bir gece eve geldiğinde anneme bağıra bağıra şaşkın halde bir şeyler anlattı. Meğer bu şahıs iş yerinde ki evli olan sekreteri taciz etmiş,  kadın da olayı herkese anlatmış. Bu olay sonrası maddi kayıplarımız oldu, ama manevi olarak benim ne derece yaralandığımın yanında inan kalır solda sıfır… Yaz Ayşe yaz. Ben sana yazınca çok rahatladım.

Z.B.

****

Erkeklere ölüm:

Tabii ki kimlik açıklanmasın. Malum burası Türkiye. Maalesef ben de yaşadım. Lise bitti on sekizime yeni girmişim, üniversiteyi kazanmışım, mutluyum umutluyum, hiç erkek arkadaşım olmamış, saf duygularım var, herkesi kendim gibi biliyorum… Neyse çok uzatmayacağım. Hayalimdeki erkekle tanışmışım, âşık olmuşum. Aşk diyorum ve o erkek bir gün bana zorla dişlerini zorlayarak sahip oluyor ve tam 10 gün süren bir kanama devamında kaçan biri bu. Aileye açıklama, ağlayan bir baba ve başlayan mahkemeler. Şükürler olsun atlattım, ailem çok destek oldu. Şimdi kendime kızıyorum. O intihar edişler, yakarışlar, yalvarmalar boşaymış… Tabi mahkemeyi de geri çektim On sekizi doldurmuşum ve hemen başvurmamışım. Adam ceza almazmış, zaten rezil olmuşum dedim ve geri aldım. Tabi sonra sevgililerimde oldu ve dürüst davrandım olduğum gibi oldum ve erkek milleti diyeceğim ne yazık ki bu durumdan faydalanmaya kalktı. Kimse içimdeki yarayı görmedi. Ama canımı en çok yakan ne oldu biliyor musunuz; beni her zaman dinleyen bana hep ağabey olan canımız kanımız dediğimiz eniştemin yani teyzemin kocasının da bana saldırması… Kendisi polis ve mutsuz bir evliliği var. Gelin görün ki âşık olmuşmuş bana. Şanslıyım çünkü saldırısından kurtuldum, anneme anlattım. Ama teyzem bilmiyor.   Çünkü biliyorsunuz benim kocam yapmaz der. Kimseyi inandıramam. Bir daha babamın başını yere eğemem. Önceleri dedim ki anne bırak beni öldüreyim onu. Hep senin başına dert olacağım, insanlar şerefsiz olmuş…

Sonra silkelendim kendime geldim. Şimdi güzel bir ilişkim var beni çok seviyor. İyi bir işim var ve benimle olan bir ailem var mutluyum. Ama gelin görün ki iç huzursuzluğum hiç bitmiyor içimde. Hep ağlayan bir genç kız var. Bir de kuramadığım hayaller…

Ö.A.

****

Ayşe'm Günaydın,

Eline yüreğine sağlık bin kere ne güzel yazmışsın... Kesinlikle son raddesine kadar katılıyorum her düşüncene, bu hasta ruhlu insanların karantinaya alınması şart, tüm sapıkları toplayacaksın bir koğuşta 3 ay uğramayacaksın yanlarına, kendi başlarına gelende belki -zayıf bir ihtimaldir- akıllanırlar.

 Bu rezil duruma maalesef bende maruz kaldım. Daha çocuk yaşta üstelik. Bir de bu durumu bana yaşatan kuzenim! Bana bir zarar veremedi. Lakin hayatımın uzun bir dönemi korkularla geçti. Kâbus gibiydi. Onun bize gelmesini hiç istemezdim. Sonra büyüdüm güçlendim üstesinden de geldim kâbuslarımın... Ama o şahıs hayatımda, mecburi varlığı dışında, bir hayalden ibaret. Madden olsa da benim için yok artık!

Kimse sessiz kalmasın bu gidişe. Sesimizi duyurana dek sürsün ve tüm güzellikler güven içinde büyüsün!

Kendine çok iyi davran güzel insan, öpüldün

İyi çalışmalar dilerim.

M.K.

****

Sevgili Ayşe,

Yazınızı okudum. Ben de benzer şeyleri çocukluğumda değil ama iş hayatına ilk girdiğim yıllarda yaşadım. Detayını anlatmak istemiyorum, çünkü değinmek istediğim konu şu; sırf bu sebeple ilerde anne olursam kızım olmasın diyordum ama son gelişen olaylar gösterdi ki, sapık için aslında cinsiyet çok fazla fark etmiyor, gözü dönmüş adamın sonuçta. Çocuklarımıza güven vermeliyiz, ne olursa olsun gel anlat, her zaman yanında olacağız diye. O Siirt'teki kız, gelip ailesine anlatabilseydi, ailesi de durumu el koysaydı, bunlar yaşanmazdı sanırım. Ama işte bakınız siz de babanız katil olmasın diye anlatamamışsınız. Belki o kız da babası katil olmasın diye sustu ve olan iki yavrucağa oldu. Bize bu konularda yol yordam gösterecek uzmanları dinlemeye ihtiyacımız var. Okurlarınızın içinde mutlaka uzmanlar vardır, umarım aydınlatırlar bizi.

K.A.

****

Sevgili Aral,

2003 yılında, Çanakkale'de üniversitede okuyan kız arkadaşım, "AKNE" tedavisi aldığı uzman Doktor, Dermatolog tarafından tacize uğradığında ne yapacağımı bilemedim. Her yerden yardım talebinde bulunduk. 

Elimizde kanıtlı delilleri olduğu halde, az daha biz Dermatoloğu taciz etmiş durumuna düşürülmek üzereydik. Bizi savcılığa verdiler. Yılmadan verdiğimiz kavga sonunda, ite kaka da olsa, burada açıklayamayacağım bir takım gelişmeler oldu.

O tarihte yardım arama amacıyla Türk hukuk sitesine yazdığım mail hala o sitede duruyor.

http://www.turkhukuksitesi.com/showthread.php?t=2492

Sonuç: Dermatolog sadece Barodan kınama cezası aldı. Ama hala aynı ilçede, aynı hastane ve kendi muayenehanesinde, sorunlu gencecik kızlara “Akne” tedavisi uygulamakta…

 Kadınlar, kadın olarak seslerini yükseltmedikçe, sorunlarının çözümünde erkekleri ön plana sürdükçe, taciz, tecavüz, kadını kullanma gibi ortaçağdan kalma alışkanlıklarımızdan herhalde vazgeçmeyeceğiz. Ha Siirt, ha İstanbul, ha Çanakkale..

Saygılarımla,

A.S.

****

Ayşe Hanım,

Nasıl başlayacağımı bilemedim. Boş boş ekrana bakıyorum. Gerçekten çok zor… Bütün hayatımı etkileyen bir yara bu benim için. Psikoloğuma bile yeni anlatabildim. 35 yaşındayım, İzmir'de yaşıyorum, bir bankada çalışıyorum. Ama ben aslında Ankaralıyım. Çok sevdiğim Ankara'mı o iğrenç sapık yüzünden terk etmek zorunda kaldım. Akademik kariyer yapma heveslisi bir üniversite yüksek lisans öğrencisiydim ve her öğrenci gibi hocama hayrandım.

Sık sık odasına çağırırdı beni, sözde sohbet etmek için. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Bir gün ders çıkışı kalmamı istedi, bir proje için yardım edeceğimi söyledi. Sevinerek kalırım tabii ki dedim. Demez olaydım. O iğrenç adam bana o gün odasında tecavüz etti.

Ağladım, yalvardım dinlemedi… Yetinmedi bir de resimlerimi çekti...

Günlerce ağladım, yataktan çıkmadım, eve kapandım adeta. Kendime gelemiyordum. O iğrenç sesi kulaklarımdan gitmiyordu.

"Çağırdığımda gelmezsen bu resimleri okulda herkes görür, ailen görür..."

Annem bende bir tuhaflık olduğunu anladı, konuşturmaya çalıştı en sonunda dayanamadım anlattım. İnanamadı, çok üzüldü. Ailemin desteğiyle ayakta kaldım diyebilirim. Okulu bıraktım. Oraya gidemezdim. Babamın da desteğiyle İzmir'de iş bulup buraya yerleştim, çünkü Ankara dar geliyordu. O iğrenç adamla karşılaşma riskini alamazdım. 

Hiç bir zaman ihbar etmedim hocamı, o şimdi profesör oldu hayatı daha bile iyi ama alt üst olan benim hayatım oldu. Keşke vaktinde ihbar etseydim diyorum şimdi. Böyle olaylar yaşayanlar varsa lütfen ihbar etsinler, lütfen...

B.G. İzmir

Ayşe Aral'ın yazısının devamı için tıklayın lütfen:

 http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=14576994&yazarid=344&tarih=2010-04-30 

 

Ayşe ARAL 28 Nisan 2010

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Bir sapığa...
 
Yaşların faklı oluyor senin… Genç de olabiliyorsun, yaşlı da… Bu nedenle şu zararlıdır, bu zararsızdır diye eleyip kenara koyamıyoruz seni.
 
Bu cahil okumamış ya sapık olabilir ya da bu üniversite mezunu, hatta yüksek lisans mezunu, yıllarını okuyarak geçirmiş. Hatta işinde de üst düzey yönetici ve çok başarılı. Bu kesin sapık değildir de diyemiyoruz ne yazık ki…

Etrafta serseri mayın gibi dolaşan, işsiz güçsüz, üstü başı yırtık dökük sapık olabilir; aman yanaşma! Şu adam kesin güvenilirdir; baksana doktor, eczacı, sanatçı, devlet memuru, öğretmen... Bu adamdan zarar gelmez de diyemiyoruz işte.

Yaşadığın ülkeye, şehre, zenginliğine, fakirliğine, cahilliğine, okumuş olup olmamana, evli ya da bekar olmana, dinine, ırkına bakarak da ayırt etme imkanımız yok seni…

Ummadık yerlerden çıkıyorsun sen; bazen en yakın arkadaşımızın babası ya da komşumuzun kocası bile olabiliyorsun. Hatta bazen kendi kocamız, dayımız, amcamız…

Seni de doğuran bir ana bizi de… Ama sen farklısın işte... Sen kötüsün, şuursuzsun, hastasın... Beynin başka şekillerde çalışıyor senin. Hatta beyninin bir bölümü dumura uğramış, çalışmayı bırakmış.

İnsaniyet, ahlak, sevgi, acıma, utanma duygusu en mühimi de Allah korkusu kim bilir ne zaman terk edip gitti ruhunu?

Niye hasta olduğunu anlayamıyorsun ki? Aynısını küçükken bir yakının ya da hiç tanımadığın biri sana yaşattı diye mi? Sakın evet deme, inanmam çünkü. Bunları yaşayanlar tam tersi eğer ayakta kalıp yaşama sarılmayı becerebilmişlerse, normal insandan bin kat daha duyarlı oluyorlar.

Hayatta kalmayı becerebildilerse dedim; çünkü bir sürüsü senin yaşattığın bu kabusu sırtlanamıyor ve canına kıyıyor. Böylelikle senin ismine ve günahlarına bir de katil ekleniyor.

"Küçüktür, anlamaz" dediğin kız çocuğu senin sayende yaşama tutunmayı, hayata, insanlara sevgi ve güven dolu bakmayı daha üç beş yaşında bırakıyor. Hayatı boyunca tüm yaşantısında senin o pis yüzün gözlerinde, o zehirli ellerin vücudunda hoyratça dolanıp duruyor.

Ergenlik çağlarındaki kızların hayatını ise toptan karartıyorsun. Kimseye anlatamıyor; hele ki akrabadan ya da eş dost takımından halliceysen, anlatsa da inananı olmuyor. "Yok artık, Mehmet amcan mı?"  "Nasıl yani? Benim kocam mı? Ay sizin bu kızınız düpedüz ruh hastası, kesin kocamda gözü vardı. Hey Ahmet bey, hatun hanım, iki tokat atın da kendine geliversin şu kızınız!"

Sonrasında olan oluyor. Kız anadan babadan şanslıysa, aile desteği görüyor. Ama çoğu da taciz, tecavüz üstü bir de Osmanlı dayağı yiyip oturuyor. Onun da hayatı kabuslarla, hiçbir erkeğe güvenememekle, evlenmeyi becerebilse vaginusmus belasıyla, psikolog kapılarında, çantasında renk renk haplarla gidebildiği yere kadar gidiyor.

Her şeyin tek suçlusu da sensin! Sapıksın, kötüsün diyorum ama anlamıyorsun. Kendi kızına bile aynılarını yapmadın mı? Sana ne elin kızından, değil mi?

Allah'ın kedisinden, köpeğinden, eşeğinden, ineğinden bile zevk alacak, onları dahi şehvet unsuru görecek kadar hasta birinden bahsediyoruz, değil mi?

Merak ediyorum; sen yatağa yatınca dua ediyor musun? Ediyorsan, ne diyorsun? "Allah'ım bana ve aileme sağlık, mutluluk ver" diye mi? Ya da "para pul, iyi iş imkanları, bol kazançlar" mı diliyorsun? "Allah'ım beni iyileştir, elimi kolumu bağla, her yerim tutulsun, ben hastayım birileri beni bulup tedavi ettirsin" diye ediyorsan ne iyi bence. Allah katında kabul olacak tek duan bu olur.

Benim de hayatıma girdin bir kere. Yaşım otuzdokuz. Bugüne kadar kendime saklamıştım ama madem yeri geldi, yazacağım. Yazacağım, çünkü hayatına dokunduğun her kız her kadın da yaşadıklarını herkese anlatsın, korkmasın, yalnız kalmasın diye.

Ha bir de yazıyorum belki sen benim okurlarımdan birisindir; okursun, utanırsın diye.

Yaşım onikiydi. Her yaz Basın İlan Kurumu Tatil Köyü'ne giderdik tatile…

Tatil köyüne genelde sadece basın mensupları alınırdı. Sen tanınan bir basun mensubunun akrabası torpilinden yararlanıp gelmiştin maalesef. İki kızın vardı; biri ben yaşlarında, diğeri kız kardeşimden iki yaş küçük. Eşin kızıl saçlı, çilli, dünya şirini, güleryüzlü ve çok tatlı bir kadındı. Hey sapık! Sen avukattın, bak onu da ekleyeyim.

Her sabah güzelim kumların üzerine serilir, zevk-ü sefa ederdin. Çocukları çok severmişsin, öyle derdin. Hep oyunlarımıza katılır; o rezil kıllı göbeğin, maymundan hallice rezil görüntünle oyunlarımızın içine ederdin. O zamanlar senin için bu kadar kötü düşünmüyordum. Sadece ne zaman topu ben yakalayacak olsam, benden önce atlamana kızardım, o kadar…

Ne olduysa o gün oldu. Yüzerek sala gitmek için debeleniyordum. Annem "Yalnız gidemezsin Ayşe"derken, sen atıldın. "Ben giderim Ayşe'yle" diye.

Başladık yüzmeye... Gayet de güzel yüzerdim. Yol boyu bana bin kere sarılmana hiç anlam verememiştim. Bir de ağzının bir kokusu vardı ki hiç unutmam. Ne zaman evde yumurta pişse, sen gelirsin aklıma…

Neyse işte, üç beş kulaç sonrası vardık sala. Ben merdivenden çıkarken zorlandım diye aldın beni kucağına, iyi adamsın ya… Beni bir aşağı bir yukarı indirip indirip çıkardın. Son hamle kendimi merdivenlerin tepesine atmayı başardığımda, o sert pis şeyin göğsüme değdi. Ana babadan bu konularda çok zaman önce bilinçlendirildiğimden durumu hemen kavradım. Allah'tan da güçlü bir kızdım; şoka moka girip sayende hayatım zedelenmedi. Kimseye anlatmadım. "Niye?" dersen, tek şey yüzünden... Babamın katil olup hapise girmesini istemediğimden…

Ya işte böyle... Sapık! Benim hayatımdan da geçtin bir kere. Artık kimselerin hayatına gizlice girme!

Ayşe Aral'ın yazısının devamı için tıklayın lütfen:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14552259.asp?yazarid=344&gid=61 

 

AYŞE ARAL        23 Nisan 2010

Bir kız çocuğunun günlüğünden

 Pazar: Bugün harika bir gün geçirdim.

 Yarın okula başlıyorum diye babam ve annem kardeşimle beni sahildeki balıkçıya götürdü. Her zamanki gibi babamı kandırmayı başarıp balık yerine sosis yedim. Daha sonra da amcamlarla buluşup hep beraber yeni açılan lunaparka gittik. Aslı çarpışan arabalara binerken ağladı. Ben ise bu duruma çok güldüm. Eee tabi o küçük, daha dört yaşında... Bense koca kızım, ne de olsa yarın dördüncü sınıfa başlıyorum. Annem "yat çabuk" diye bağırıyor. Neyse yatıyorum, iyi geceler günlük…

Pazartesi:
Bugün yine çok güzel geçti. Yeni sınıf öğretmenimiz çok tatlı biri. Sınıf arkadaşlarımdan Ali bu sene başka okula geçmiş babasının işi nedeniyle. Ona biraz üzüldüm işte. Onun dışında çok eğlendim yine. Hiç ders de yapmadık bugün. Anneannemler yemeğe gelmiş. Ben yemeğe gidiyorum, iyi geceler günlük…

Salı:
Bugün okuldan geldiğimde bir baktım, Nevin teyze ve kızı Elif bizde. Elif abla onüç yaşında ve bence çok güzel bir kız. Bazen onunla sırlarımı paylaşırım. O da benimle bugün bir sırrını paylaştı. Bana, "dün ben genç kız oldum" dedi. Ben anlamayınca da anlattı; adet görmüş ilk kez. Artık her ayın belli günlerinde kanaması olacakmış. Ben “ay böğ” dedim. "Saçmalama, korkulacak bir şey değil bu. Sen de birkaç sene içinde yaşayacaksın" dedi. Akşam dayanamadım anneme sordum, o da bana anlattı. Annemin yazın bazı günler denize neden giremediğini şimdi anladım. Hadi ben yattım, iyi geceler günlük…

Çarşamba:                                                                                                                                      Bugün resim dersinde "ailenizin resmini yapın" dedi öğretmen. Birazını yaptım, gerisini evde yaparım dedim. Ah benim akılsız kafam... Resmi sehpanın üstüne koymuştum bücür kardeşim Aslı parçalamasın mı... Yine anneme şikayet ettim; “Eee kızım ama o küçük” dedi. Ah Aslı sen bir büyü de o zaman görüşeceğiz. Ben gidiyorum tekrar resim yapmalıyım. İyi geceler günlük...

Pazartesi:
Kaç gündür yazamıyordum. Bizim öğretmen çıldırdı galiba, hem eve dünya kadar ödev veriyor hem de haftada üç sınav yapıyor. Dört gözle sömestr tatilini bekliyorum.

Salı:
Şimdi sana bir sırrımı yazıyorum günlükçüğüm, ay utanıyorum aslında. Of yazdım işte; Ben galiba aşık oluyorum Hasan'a… Kantine gidince hep yanıma geliyor. Dersleri de çok iyi. Ha bir de gözleri çok güzel. Televizyonda duydum, tam anlamadım ama kelebekler uçuşurmuş karnında aşık olunca... Benimkinde kuşlar bile uçuyor. Bir sen bir Zehra biliyor. Aramızda kalsın sayın günlük

Cumartesi:                                                                                                                                    Bugün pek iyi geçmedi. Dedemi hastaneye yatırdılar. Neyse ki iyileşecekmiş. Annem çok ağladı. Babam hep sarılıp annemi gülümsetmeye çalıştı. Şu evlilik sanırım güzel bir şey... Büyür büyümez evleneceğim, hem belki de Hasan'la evlenirim, hihiihiiii…

Cuma:
Bugün karnemi aldım. Tabii ki baştan aşağı pekiyi. Arkadaşlarımdan bazıları bana "ineksin sen" dediler. Ben de dedim ki; "Esas inek sizsiniz. Ders dinlemediniz, sırf konuştunuz. Hadi bakalım ben tatilde babamın memleketine gidiyorum tatil yapmaya... Siz de şimdi evde oturup ders çalışın inek gibi..."

Pazartesi:

......

Salı:

......

Çarşamba:

......

Perşembe:

......

Bir ay:

......

İki ay:

......

Çarşamba:

Ölmek istiyorum ve kendimden nefret ediyorum.

Perşembe:

Her şeyin suçlusu benim.

Beş gün sonra:

Kızımın günlüğünü karıştıracağım aklıma gelmezdi ama tek çarem bu. Biliyorum içini buraya döküyor çünkü. Memleketten geldiğimizden beri ne yiyor ne de içiyor. Gözleri donuk, eskisi gibi ışık saçmıyor. Geceleri çığlık çığlığa ağlayarak kan ter içinde uyanıyor. Ne ettiysem ağzından laf almayı beceremedim. Şimdi yazdığı son satırlara bakınca yüreğim yandı. Ne demek ölmek istemek... Ne demek suçlu benim demek…

Üç gün sonra:

Ne yaptım ne ettim kızımı psikoloğa götürmeye ikna ettim. Böylelikle her şeyi öğrendim. İçim yanıyor, yüreğim kanıyor bu satırları yazarken, ama yazmalıyım. Yarın öbür gün kızım okusun ve tüm kızlara da okutsun diye. Benim biricik kızıma, yüreği sevgi dolu, kötülükten bi haber biricik bebeğime tecavüz edilmiş. Biz onu sokağa salmazken, etrafımız güvendiğimiz insanlarla dolu derken, gazetelerde çocuklara tecavüz edildiğini okuduğumuzda ağlarken, tecavüz edenlere hakaret yağdırıp beddua ederken, bizim başımıza geldi. Benim küçücük bebeğime tecavüz edildi. Şimdi onu tekrar hayata bağlamak için ne yapmam gerek? Onun kendine ve çevresindekilere tekrardan güvenebilmesini sağlamak için hangi yollardan geçmeliyiz? Suçlunun kendisi olmadığını nasıl anlatmalıyım? Biricik kızımı kendisinin hala tertemiz olduğuna, önünde kocaman bir hayat olduğuna, okuyup evlenip, çocukları olup mutlu olacağına nasıl inandırabilirim?

Bir ay sonra:

Koca bir ayı arkada bıraktık. Tüm ay psikoloğa gittik. Çok ama çok zor olmasına rağmen biraz biraz toparlanmaya başladık. Evladıma bunları yaşatan insanlıktan uzak şahsın hakettiği cezayı bulması için her gece duacıyız. Zaten biz onu gereken yere havale ettik; yani Allah'a… Bugün kızımın canı ilk kez yemek çekti; "Anne mantı yap" dedi. Hayatımın en güzel mantısını yapacağım.  Bu bizim için çok önemli bir gelişme. Küçük kızım çok yaralı ama hayata tekrar bağlandığına bir işaret bu...

On gün sonra:

Sevgili günlük, biz geldik. Evet evet şaka değil "biz" diyorum. Çünkü yanımda senin gerçek sahibin var. Hatta sanırım birkaç satır yazacak. "Selam günlük... Bu aralar sana yazamadım ama annem seni ihmal etmememiş, olanı biteni anlatmış. Hatta geçen gün psikolog hanım bile okudu seni ve bana "içindekileri yazmaya devam et" dedi. Yazacak çok şey var tabi ki ama daha tam hazır değilim belki. Ama yaşanılanları yazmalıyım, belki bir gün birileri de okur ve faydalanır diye. Çünkü öğrendim ki; benim gibi yaralı bir çok kız çocuğu varmış. Hatta minicik bebekler bile… Bir çoğu da benim kadar şanslı değilmiş. İyi ki annem ve babam bana çok yakınlar… Bir sürüsü annesine, babasına, kimseye anlatamıyormuş. Lütfen anlatsınlar, lütfen yardım istesinler. Ve ne olur bilsinler ki, suçlu onlar değil. Hayat her ne olursa olsun yaşamaya değer. Susmasınlar, susturulmaya çalışanlar olsa da konuşsunlar. Yine yazarım bir ara ama şimdilik gidiyorum, görüşürüz. Haa bu arada sana bugüne kadar adımı hiç yazmamışım. Gerçi ne fark eder ki AYŞE, ELİF, SUNA, MERVE, GÜL, DENİZ, FATMA, GAMZE... İsimler önemsiz ama maalesef çoğumuzun kaderi bir..."

Not 1: Son yaşanılan rezalet, ne ilk ne de son olacak gibi görünüyor. Buradan sesleniyorum hem kendi adıma hem de sizler adına. Acil olarak bu konuya el atılsın. Kızlarımızı, evlatlarımızı korumak bize düştüğü kadar size de düşüyor sayın yetkililer!

 

Not 2:

Ben de elbette bir gün kadın olacağım.

Kadın olmak demek zaten sadece bekaret değil.

İlişkide bulun bulunma, belli bir yaştan sonra dişiysen zaten kadınsın.

Elbette bir gün kadın olacağım;

Ama anı ve kişiyi kendim seçerek, yaşadığım o anın kıymetini bilerek ve bildirerek.

Elbette kadın olacağım;

Kadınlığımın başladığı günün ertesi gününde huzurla ve yaşadığım anı her hatırladığımda yüzümde küçük bir sırıtma belirdiğinde...

 

Tabii ki kadın olacağım;

Bir ilişki yüzünden töreler ve ölümler olmadığında...

Tabi ki, kesin kadın olacağım.

Çünkü anne olacağım; sizler gibi hastalıklı evlatlar olmasın, çocuklar iyi yetişsin diye. 

Siz hiç merak etmeyin, bizler ne zaman kadın olmamız gerektiğini biliriz, oluruz da!

Bir çoğumuz oldu, bir çoğumuz da yolda…

Ama işin acısı, sizler NE ZAMAN ADAM OLACAKSINIZ?

 

Not 3:

AYŞE ARAL'ın yazısının devamı için tıklayın lütfen:

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=14510029&yazarid=344&tarih=2010-04-23 

 

Ayşe ARAL         07 Nisan 2010 Çarşamba

  Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Yetiş Ayşe Abla…

Uzunca bir süredir beni kıkır kıkır güldüren, aynı zamanda da çok hoşuma giden bu hali sizlere yazmak niyetindeydim; nasip bugüneymiş.

Durum şu; çocukluğumdan beri, kendimi bildim bileli, eşim dostum başları ne zaman sıkışsa beni arar dururlar. Sağolsunlar kendilerinin gece gündüzleri de pek yoktur.

Sabahın yedisinde barsakları bozulan arkadaşım "Ne ilaç alayım?" diye sormak için arar. Bir diğeri gecenin bir köründe aşk acısıyla yanıp tutuştuğundan arar, "Ya Ayşe seninle konuşmadan rahatlayamıyorum. Bak şimdi, adam bana şöyle bir mesaj atmış. Sence ne demek istedi?" der.

İlk zamanlar sadece ev telefonları hayatımızda olduğundan "Yetiş Ayşe" halleri tek koldan üstüme gelmekteydi. Canını sevdiğim teknoloji ilerledikçe, cep telefonları ve internet hayatımıza girince işin içinden çıkılmaz bir duruma düştüm ben.

"Eee kapasana telefonunu" ya da "Arkadaşlarından rica et, belli saatler dışında aramasınlar" falan diyecekseniz, hemen vazgeçin. Çünkü aslında bir yanım bu duruma çok alıştı. Ayrıca şu kiralık dünyada üç beş kişinin derdine derman olabiliyorsam da ne mutlu bana…

Ha diyeceksiniz, "Sen aşktan ne anlarsın... Kelin merhemi olsa kendi başına sürerdi." Ama öyle değil işte... Kendime faydam olamadı belki; fakat eşe dosta ne fikir verdiysem hepsi işe yaradı. Acaba benim şu zalim dünyadaki görevlerimden biri bu mu diye de düşündüğüm de oluyor bazen.

Millete tavsiye ettiğim ilaçlar, denmelerini söylediğim lokantalar, tavsiye ettiğim kuaför, doktor, öğretmen, arabuluculuk yaptığım evlilikler, hayata dair fikirlerimden daha şu ana kadar başım hiç ağrımadı. Sadece bir tanesi dışında…

Bundan on sene kadar önce, yine bir gecenin köründe telefonum acı acı çaldı. Arayan yakın bir bayan arkadaşım. Ses mommok.

"Yetiş Ayşe, sinirimden ölmek üzereyim. Hani sana diyordum ya benim kocadan şüpheleniyorum diye..."

"Eeeeee?"

"Eeesi, bugün bizim Lale'yle Jale benimkini falanca otelin lobisinde, bir hatunla el ele görmüşler. Ayrıca bu hatun kim biliyor musun, falanca şarkıcının eski karısı Müberra. Ayşe acil bir şeyler yapman lazım, tek ümidim sensin!"

Yine iş başa düşmüştü; her zamanki gibi... Ertesi sabah amazon Ayşe'yi giyinip elime de savaş kılıcımı alıp arkadaşımın evine gittim.

İlk önce tanıdık bir gazeteciden hatun kişinin telefonunu buldum. Sonra bu hatun kişiyi aradım. Kendimi yeni açılacak olan bir lokantanın halkla ilişkiler müdüresi olarak tanıtıp, davetiye yollamak istediğimi söyledikten sonra hatundan ev adresini almayı da başardım.

Sanki aldatılan arkadaşım değil de bendim. Resmen bunu onur meselesi yaptım. Kararlıydım ve kesin bu ilişkiyi bitirecektim. Bitiremesem bile en azından adamı zorda bırakacak delilleri ele geçirecektim.

İlk önce sessiz telefonlar açarak, daha sonraları "Evli adamı bırak, yoksa fena olacak!" şeklinde tehditlerle kadına rahatsızlık vermeye başladım. Bir yandan da arkadaşıma, "Sen merak etme, ben halledeceğim. Ama sakın kocana bildiğini belli etme" şeklinde uyarılarda bulunuyordum.

İçime doğmuş sanki... Ertesi sabah arkadaşımı aradığımda telefonunu açmadı. Bana bir mesaj attı; "Ayşe kusuruma bakma, ama dün gece dayanamadım ve her şeyi kocama anlattım. O da artık seninle görüşmemi istemiyor. Haa ayrıca çok üzgünüm ama benim kocam da biraz önce senin kocanı aramış. Seninki de pek sinirlenmiş Ayşe nasıl böyle bir şey yapar diye..."

Arkadaşıma cevap olarak attığım mesajı buraya yazamıyorum haliyle... Ama hapı yutmuştum. Akşam kocam eve geldiğinde evliliğimizin en fırtınalı gecesini geçirdik. Toparlanmam da uzun bir süre almıştı.

O gün bugündür arkadaşlarıma ilişkileriyle ilgili tavsiyelerde bulunurken  beş kere, yapmamız gereken aksiyonlar için de harekete geçmeden önce en az on kere düşünüyorum. Gerçi yaşımı da başıma aldığımdan mümkün olduğunca aksiyonlara katılmamaya çalışıyorum.

Gelelim günümüze... Yetiş Ayşe durumu, gazeteye başladığımdan beri çoğalarak artmakta. Buna bir de TV eklenince kafamı kaşıyacak vaktim kalmadı vallahi billahi…

Okur dostlarıma elimden geldiğince yetişmeye çalışıyorum. Allah'tan şu ana kadar daha bir kazamız olmadı. Bir çifti e-posta yoluyla barıştırdım bile… Evini terk etmeye karar veren yaşıt okurumu kararından caydırdım. Depresyonda olduğunu iddia eden, hayattan kopan genç okurum şu sıralar aşık. Bir okurum kronik bronşitini tarifini verdiğim bitkisel keçi boynuzu kürüyle yendi. Oğluyla altı senedir küs olan okurum oğlunu affetti, haftasonu ana oğul Çeşme'ye gidiyorlar. Diğer bir genç okurumla uzunca konuştuktan sonra hukuk değil de tıp seçmesinin onun için daha doğru bir tercih olacağı konusunda karara vardık.

Şu sıralar ayrıca bir de evlenmek isteyen arkadaşlarım oldu bildiğiniz üzere… Sağolsunlar bana pek güveniyorlar. Yayın dışında dahi sürekli fikir alışverişinde bulunuyoruz. Bir tanesini eski kocasına döndürdüm. Diğerine "Sen koca aramıyorsun, sana güzel bir iş bulalım" dedim, bulduk şimdi pek bir mesut. Bir çift vardı baştan beri "Siz birbiriniz için yaratılmışsınız" dediğim, sonunda kabul ettiler. Sanırım bir ay içinde düğünlerini yapacağız, e haliyle de kız tarafının şahiti benim.

Aman sakın yanlış anlaşılmasın... Bu yazı şikayet yazısı değil, bilakis şu yaşımda da işe yaradığımı görebilmek pek memnun ediyor beni. Hepinizi çok seviyorum bilesiniz. Ne zaman "Yetiş Ayşe" deseniz,  buralardayım ben. Şimdi yavaştan kaçmam lazım... Kızım eve geldi. Sevgilisiyle kavga etmiş ve "Ne yapmalıyım anne?" diye başımın etini yiyor...

Not: Unutmadan yazayım. Dün gece en komik yetiş Ayşe'lerden birini yaşadım. Bizim mahallenin korsan bir taksisi var. Adını vermeyeceğim adamın, ne olur ne olmaz diye. Gece saat bir, beni arıyor; "Ayşe hanım, acil yardım lazım. Ecnebi bir müşteri aldım. Para ödeyecek ama bir türlü anlaşamıyoruz. Sadece "NO" yu anlıyorum. Bir sorar mısınız derdi neymiş diye?

Ayşe Aral'ın yazısının devamı için tıklayın lütfen:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14341363.asp?yazarid=344&gid=61 

 
Diğer Makaleler...