Ayşe Arman - Hürriyet

Ayşe ARMAN                                                                                                           3 Nisan 2010

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Babaanne - torun
 
83 yaşındaki babaanneyle 5 yaşındaki Alya’nın ilişkisine bayılıyorum.

Birlikte plaja gidiyorlar, el ele sahilde yürüyorlar, ikisi de mayolu, şahane görünüyorlar, deniz kabuğu topluyorlar.
Havuzda yüzüyorlar.
Oscar almış animasyon filmlerini izliyorlar.
Fırında ekmek, kurabiye yapıyorlar.
Birlikte Barbie’lerle oynuyorlar, oyunu Alya kuruyor, cast’ı o yapıyor, mecburuz onun verdiği rolleri kabullenmeye, ben sinir oluyorum, Betûl Hanım, “E şekerim rejisör torunu böyle olur” diyor, “Bırak çocuğu kırmayalım, onun dediğini yapalım...”
Her geldiğinde ona bir gümüş havyan daha getiriyor. Minicik. Şahane şeyler. Cam bir vitrinin içine koyuyorum. 60 tane filan oldu. Fil ailesi, zürafalar, atlar, köpek, kedi, maymun, tavuk, aklınıza ne gelirse... Bir kısmı Afrikalı sanatçılar tarafından yapılmış, mini minnacık şeyler, çok çok estetik...
Babaanne- torun her seferinde onları çıkarıyorlar.
Hayali ormanlarında onlarla oynuyorlar.
Bazen yüzdürüyorlar onları.
Alya mutluluktan ölüyor.
Sonra Babaçi diyor ki: “Kaç tane çıkarmıştık bugün?”
Alya atlıyor, “22...”
“Say bakalım 22 mi var? Ona göre geri koyalım.”
Alya hemen sayabildiğini gösteriyor. Onlara değer vermesi gerektiğini anlıyor. Yok öyle, oynayıp oynayıp bir kenara atmak yani. Çaktırmadan gümüş hayvan koleksiyonu da oluyor.
Sonra bütün hayvanlar geri vitrine konuyor.
Betûl Mardin’e bakınca, emek nedir onu görüyorum, matematikte sınıfın iyilerinden biri seçildi Alya, bir de bu hafta sınıfta arkadaşının birine yardım etti diye, haftanın iyi kalplisi ilan edildi. Babaanne gümüş bir bardağa hafif alaylı bir şekilde “Matamatikte iyi olan, iyi kalpli Alya”ya diye yazdırmış. O da vitrine girdi. Ama birkaç gün Alya o bardağı elinden düşürmedi, suyunu hep onunla içti...
Ne kadar çok birlikte olurlarsa, o kadar hoşuma gidiyor.
Geçen gün de Alya’nın okulda müsameresi vardı. Betûl Hanım çıkışta dedi ki: “Sakın beni yöneticilerden biriyle filan tanıştırayım deme. Hemen eleştirmeye başlayacağım. Bu nedir ya? Gösteri bu kadar küçük salonda mı yapılır? Bu kadar insan buraya mı tıkıştırılır?”
Bayılıyorum onun böyle lafını hiç esirgememesine.
Biri alışverişte önüne mi geçiyor, “Evladım” diye başlıyor, “Bu yapılmaz, edilmez, aile terbiyesi diye bir şey var...”
O, uğurladığı kişi ufukta kaybolana kadar el sallayan biri...
Geçenlerde genç bir adamdan söz etti.
Hem arabadan inerken kapısını açmamış, hem de o el sallarken, arkasını dönüp gitmiş...
Ondan bunların ne kadar fena şeyler olduğunu öğreniyorum.
Ben ondan çok şey öğreniyorum...
Hayat bilgisi öğreniyorum.

Neden kaşlarımız var?

Küt diye soruverdi Alya...
“Kaşlarımız neden var? Ne işe yarıyor?”
Öylece kalakaldım.
Zaman kazanmak istedim.
“Bunları mı soruyorsun?”
“Hayır, hayır onlar kirpik!” dedi, “Şu tepedekilerinden söz ediyorum, kaş, kaş!”
Soru çalışmadığım yerden geldi.
Allah’ım ne olurdu kirpik deseydi...
O zaman cevabım hazırdı...
“Kirpiklerimiz var çünkü onlar gözlerimizi koruyor!” diyecektim.
Ama bu kaşlar, bu kaşlar neden var?
Bak hâlâ bakıyor suratıma...
Yanıt bekliyor...
Ben cevabını biliyor muyum ki?
Sahi niye kaşlarımız var? Ne işe yarıyor?
Tamam her şeyi bilmem gerekmiyor ama 5 yaşındaki bir çocuk karşısında mahcup oluyorum, “Vücudumuzun belli yerlerinde tüylerimiz var Alyacım” diyorum, “Mesela saçlarımız...”
Tamamen saçmalıyorum.
“Onlar da beyni mi koruyor?” demesin mi?
Desin.
Bunun da cevabını bilmiyorum.
Sahi saçlarımız neden var?
Ne zaman öğrettiler bu soruları cevabını da, ben unuttum?
“Olabilir” diyorum, içine düştüğüm çıkmazdan kurtulmak için...
Bu sefer de, “Ama babamın saçı yok, onun beyni korunmuyor mu?” demesin mi?
Aman Allah’ım tabii ki beyinle saçın alakası yok!
“Yok Alyacım saçla beynin arasında bir ilişki yok” diyorum.
“İnsanların kollarının altında neden tüy var?” diyor.
“Ter bezleri filan falan” demeye başlıyorum ama konu bir yere bağlanmıyor.
Allah’tan tam o sırada dikkati dağılıyor, başka bir şeyin peşine düşüyor.
Sonra ben babaanne Betûl Mardin’e soruyorum.
O da burada bu aralar, “Torunum böyle bir soru mu sordu, hemen cevabını bulmalıyım” diyor. Şimdi ben odaya girdim, bu yazıyı yazdım, cevabı Babaçi bulacak...

Perihancım mahkemeye ne gerek var, evsiz hayvanlara seve seve para veririm

Aslında topa girmeye hiç niyetim yoktu... Yazdım zaten... Ama öyle bir şey oldu ki, dayanamadım.
Cüneyt Özdemir’in programında, Perihan Mağden demiş ki: “Mahkemeye verdim, ondan tazminat alacağım. O tazminatı da evsiz hayvanlara bağışlayacağım...”
Çok hoşuma gitti. Ben bu aralar bu kadar sosyal sorumluluk işlerine girmişken, onun dahil olması beni ancak sevindirir. Ama ne gerek var mahkemeye, tazminata, vesaireye...
Bana söylese gider evsiz hayvanlara yapabileceğim kadar yardım yaparım zaten. Haberi olsun...

“Ben de anneme, babama gay olduğumu itiraf edemedim”
 
 AYŞE ARMAN'ın yazısının devamı için tıklayın lütfen:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14294348.asp?yazarid=12&gid=61 

 

Ayşe ARMAN                                                                                             08 Mart 2010

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Aile Dizimi'ne devam

“AİLE dizimi” kuramı, beni uçurdu! Sabah akşam, “aile dizimi”nden ve bu yöntemle kendine başvuranların sorunlarını gideren psikoterapist Mehmet Zararsızoğlu'ndan söz etmek istiyorum. En kısa zamanda da workshop'una katılacağım. Ben bu tür şeylere açığım, meraklıyım, bir arkadaşıma söyledim, “İşim olmaz!” dedi, sevgilime “Hadi gel gidelim” dedim, “Ben almayayım, alana mani olmayayım!” dedi. O, işleyen saati kurcalamama felsefesinde olan biri.

Aslında “aile dizimi” denilen şey, “Kimsenin ahını alma, o ah, sana ya da sevdiklerine bir şekilde geri döner” lafını hatırlattı bana. Yani bir ilahi adalet var. Aile bireylerinin başına gelen bir şey ya da onların yaptıkları bir kötülük, bir şekilde sonraki kuşaklara taşınıyor. Yaşamda her şey aslında tekrar ediyor. Mehmet Zararsızoğlu'yla dün başlayan röportaj, bugün de devam ediyor...
*  Ben de kürtaj oldum ama suçluluk duymuyorum. Ya da duyuyorum da farkında mı değilim...
Kürtaj, sizi bir başka kadın kadar etkilememiş olabilir. Herkes farklı. Herkes biricik. Ama belki şu noktaya gelmeniz iyi olur: “Ben bunu o günkü koşularda yaşadım, yaptırdım, iyiydi kötüydü demenin manası yok. Ama o çocuğa/çocuklara da yüreğimde yer açmam gerekir. Benim sadece Alya değil, Alya'dan evvel de çocuk/çocuklarım vardı.” Bu duyguyu hissettiğinizde, kürtajın sizin üzerinizdeki etkisi azalacak. Belki kızınıza da biraz daha büyüdüğünde, “Başka çocuklarımızda olacaktı onu o günkü koşullarda aldırdık dediğinizde, onların sorumluluğunu aldığınızı göstereceksiniz ve Alya'nın onları ömür boyu üzerinde taşıyacak bir yük haline getirmesine müsaade http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=10067259etmeyeceksiniz!”
*  Bunca zamandır kapalı olan çekmeceleri açmak iyi bir şey mi?
Kapalı çekmecelerdeki hiçbir şey, buharlaşıp yok olmuyor ki! Kapalı dursalar da. Üstelik çekmece çok dolduğunda, dolabı toptan aşağı indiriyor. Yaptığımız, bir ruhsal havalandırma. Yaşamımızı olumsuz etkileyecek, mutsuz kılacak şeylerden arındırma. Hiçbir günahları olmadığı halde birtakım şeyleri gelecek nesillere devretmek de kurtulma, bir ruhsal bir hafifleme. Bu anlattıklarım sizi ürkütmesin, ben work-shop'larımda, “Eyvah cinayet!” gibi olumsuz anlamlar atfetmiyorum, sadece yüreğimizi açıp, o gerçeği görmemizi sağlıyorum.
*  Bir yüzleşme...
Evet aynen öyle. Taşımamak. Artık hamal olmamak. Bize ait olmayan yükleri taşımamak.
*  Diyelim ki ailemden biri, geçmişte fena bir şeyler yaptı ama benim haberim yok. Onun ne yaptığını bile bilmiyorum ki onun yükünü taşıyor olayım...
Siz zaten anlamıyorsunuz, onu biz anlıyoruz.
*  Sizin gibi birine gelmezsem ne olacak...
Farkında olmadan bir sürü farklı terapi teknikleriyle, ilaçla, yogayla, bir sürü şeyle hayatınızda ters giden şeyleri temizlemeye çalışacaksınız. Ama ne kadar başarılı olursunuz, bilinmez.
*  Bir kişi size başvurduğunda ne yapıyorsunuz önce?
Danışanlarıma ödev veriyorum, “Ailenizin bütün üyelerinin ruhsal ve fizyolojik haritasını çıkarın, geçirdikleri bütün travmaları yazın.” Şok olarak geliyorlar, “Meğer neler varmış ailemizde” diyorlar, ölen bir kardeş, ailenin göç etmesi, kara sevdaya tutulmuş biri, intihar... Tabii bunların her biri farklı bir şekilde gelecek nesillere sirayet ediyor...
*  Bu mekanizma nasıl işliyor, bir formülü var mı?
Var oluşumuzun üç temel yapısı var: 1- Beynimiz, 2- Bedenimiz 3- Ruhumuz. Beynimiz insanın hiçbir zaman üretemeyeceği kadar mükemmel bir bilgisayar. Bedenimiz de biraz anatomi bilen bir insanın bile hayran kalacağı kadar olağanüstü yaratılmış bir makine. Ruhumuz da aslında programlayıcı. Matristen gelen ve bizim yaşam içinde karşımıza çıkan şeylerden oluşan tüm veriler, beyinden bedene hareket ve yayılım içerisinde. İşte bilgisayarın o hard diskinden gelenlerle, ruhtan gelenler bir uyum içerisinde ise makine kolay kolay hastalanmıyor. Ama ikisinin arasındaki her türlü uyumsuzluk, birtakım sorunlara, rahatsızlıklara sebebiyet veriyor.

Kansere davetiye

Kendisini değil başkalarını düşünen, çocuk gibi değil büyük gibi davranan, yaşamda sıranın kendisine gelmesine izin vermeyen insanlar çok kolay kansere davetiye çıkartabiliyorlar..

Geçmişte yaşananlar bize nasıl geri dönebilir?

Aşağıdakilerin illa ki geri dönüşümü olur, aileden birilerinin hayatına ağırlık katar.
-  Aileden birileri evlatlık verilmişse...
-  Bir yerden bir yere göç etmişse...
-  Savaşa katılmış, geri dönmemişse...
-  Cinayet işlemişse...
-  Mirassal haksızlık varsa...
-  Alkol kumar gibi bağımlılıklar söz konusuysa... http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=10067261
-  Anne ve babayı erken kaybetme...
-  Kürtaj, düşükler, erken ölümler...

Bert Hellinger kimdir?

“BERT Hellinger, Alman kökenli bir teolog. Bir din adamı. Ama felsefe ve pedagoji okuyor ve yıllar süren terapi eğitimi alıyor. “Aile dizimi” kuramını yoktan var etmiyor ama bugünkü hale gelmesinde çok emekleri var. Yıllarca birlikte çalıştık. 2006 yılında ise Hellinger başka bir yola girdi. Hiç önderlik talebi yokken, eşiyle bir oluşum kurdu ve önderlik talebi oldu. O tarihten itibaren benim de içinde bulunduğum bir grup, Hellinger'den uzaklaştık. Hepimiz bir yerlere dağıldık, ben de ülkeme geri döndüm,

...

 

Ayşe Arman'ın yazısının devamı için tıklayın lütfen:

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=14037344&yazarid=12&tarih=2010-03-08  

 

Ayşe ARMAN                                                                                                07 Mart 2010

  Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Siz hiç tanımadığınız bir aile büyüğünün kaderini taşıyorsunuz!
 

Mehmet Zararsızoğlu'nu N. sayesinde tanıdım. N. ve kızı Dubai'de bizde kaldılar.

Baktım sürekli kızının peşinde. Endişeli. Geceleri kontrol ediyor, terledi mi, üzeri açıldı mı, yedi mi, içti mi, soğuk mu, sıcak mı, hasta olur mu, klima dokunur mu, alerji yapar mı... Sonu yok! “Ne kadar endişelisin!” deyince, “Demek fark ettin” dedi. Ve anlattı: “Annem benden önce 8 çocuk düşürmüş. Ben çok kıymetli 9'uncu çocuğum. Annemin benim hakkımdaki endişelerini ben devralmışım, o yüzden kızımın üzerine düşüyormuşum.” Bunları ben uydurmuyorum, Mehmet Zararsızoğlu söylüyor.
“O da kim” diyorum
Başlıyor anlatmaya...
Aile dizimini Almanya'dan Türkiye'ye getiren psikoterapist. N.'yi hiç  doğmamış 8 kardeşiyle yüzleştiriyor. N. de orada bulunan 25 kişiyle aile matrisine dalıyor.
“O da neymiş” diyorum.
“Bizler hiç tanımadığımız bir halamızın ya da teyzemizin kaderini taşıyor olabiliriz” diyor, “Çünkü matriste hiçbir şey boşa gitmiyor, her şey kaydoluyor ve çözümlenmezse belli aralıklarla tekrarlanıyor. Mehmet Zararsızoğlu da bunu önlemeye çalışıyor!”
Tabii ki yemedim, içmedim kendisiyle tanıştım.
Sizinle de tanıştırmadan edemedim... Bu defa artan-martan yok arkadaşlar, dizi maşallah, devamı var yani...http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=10059673

Aile dizimleri hakkında daha fazla bilgi için: www.tsde.org

*  Nedir bu “aile dizimi”?
- Bir terapi tekniği. Türkiye'de yeni. Yaşamımıza ait, bizim göremediğimiz çok derinlerdeki gerçeklerle yüzleşmemizi sağlıyor.
*  Çok açıklayıcı oldu teşekkür ederim.
- Hepimizin bir aile matrisi var. Nedir bu? Geçmiş nesillerimiz. Anne ve babamızdan gelen birinci dereceden kan bağıyla bağlı olduğumuz akrabalarımız. Halalarımız, teyzelerimiz, amcalarımız, büyük amcalarımız, dedelerimiz, anneannelerimiz... Onlar, güzel şeyler de yaşamışlar  travmalar da. Evlilikler, düşükler, küçük yaşta ölümler, göçler, evlat verilmeler, hatta cinayetler. Hayat, onlara ne getirdiyse, hepsi o matriste yer alıyor. Genlerimiz kalıtımsal yolla geçiyor ya, geçmişte aile matrisimizde vuku bulan, cinayet, göç, kayıp ve diğer travmalar da sonraki gelen nesillere devroluyor. Farkına bile varmadan, kaderi kötü bir dayıyı, amcayı, hatta bir büyükbabayı bir şekilde temsil ediyoruz.
*  Vay, vay, vay! Nasıl olur ki böyle şey? Ben o adamı hiç görmemiş olabilirim. Ben doğmadan ölmüş olabilir, alakam bile olmayan bir aile büyüğünün kaderi beni nasıl bağlar? Niye onun yükünü taşırım?
- Biyolojide “morfik rezonans” diye bir kavram var. İngiliz biyolog Rupert Sheldrake, canlıların dünyasındaki her şeyin bir yerde kaydolduğunu söylüyor. Yaptığımız her şey kayıt altında. Dünyada sır yok. Kuantum fiziği de, zamansızlık ve mekansızlık ilkesinden söz ediyor, hiçbir şeyin dünyada kaybolmadığını ve tekrar ettiğini anlatıyor...
*  Sizi anlamak istiyorum ama henüz anlayamıyorum...
- “Sistem”de yaşanmış olan her şey, morfik rezonansa kaydoluyor. Ve bizden bağımsız olarak, istesek de istemesek de sürekli “sistem”i etkisi altında tutuyor.
*  Bu mekanizma nasıl çalışıyorsa?
- Eğer geçmişine dönüp bakmıyorsan, büyük resmi bilmiyorsan, görmüyorsan, sistemdeki kayıtlı bilgilerden habersizsen, ilgisizsen, dile getirmiyorsan, anlatmıyorsan, konuşmuyorsan, bu mekanizma çalışıyor ve çok kuvvetli bir şekilde, aile büyüklerinin kaderleri yeni nesillere sirayet ediyor.
*  Yani endişeler, korkular, travmalar kuşaktan kuşağa mı aktarılıyor?
- Öyle de diyebiliriz. Ama çoğunlukla insanlar bunun farkında bile olmuyorlar. Geliyorlar, görüyorsunuz gayet düzgün insanlar, en iyi okulları bitirmişler, yaldızlı diplomalara sahipler, ama hiçbir şekilde içsel boşluktan kurtulamıyorlar. Aile matrisine bakıyorum, sistemden gelen bir şey var mı?
*  Peki nasıl anlıyorsunuz da matrise bakıyorsunuz?
- Soruyorum, hayatta nerede takıldığını soruyorum, “Ters giden ne, neyle baş edemiyorsunuz” diyorum. “Her şeyim var ama mutsuzum” diyor, “Para bereketli olmuyor” diyor. Hissediyorum, bu matrisle ilintili bir şey. Mesela grup terapisinde, rezonansından ve “temsilci”den yararlanıp geriye doğru bakıyoruz, iki nesil evvel bir büyük büyükbabanın, birilerinin canını acıtarak haksız gelirler elde ettiğini görüyoruz. İşte o bereketsizlik, o büyük büyükbabadan miras. O haksızlığın bedelini torun ödüyor. Veya evlatlık verilen bir dayı çıkıyor ortaya veya cinayete kurban giden bir amca...
*  Bir ailede dört kardeş var, geçmişte de bir travma yaşanmış, kardeşlerden hangisi etkileniyor? Kısa çubuğu çeken mi?
- İlla ki şuna ya da bunu isabet edecek diye bir şey yok, ama adını koyamadığımız bir denge, bir düzen var. 100 vakanın 90'ında, aile matrisindeki ağırlığın yükünü varsa en küçük çocuklar taşıyor.
*  Niye onlar kurban?
- Çünkü sonuncular. Herkesten bir şeyler alarak var oluyorlar ve öyle büyüyorlar. Bir anlamıyla şanslılar, ama bu olumsuz yükü de onlar alıyor, bir tür denge. Bence tesadüf değil, bilinçaltı bir çekim. Problem ne zaman ortaya çıkıyor biliyor musunuz, aileden biri dışlanmışsa, herkesi acıtan, utandıran bir şey yapmışsa ve bu olay gizleniyorsa, işte o zaman bu durum, gelecek nesillerden birinde muhakkak bir hastalık olarak beden buluyor. Hastalıklar aracılığıyla, psikolojik bozukluklarla ya da başka olumsuzluklarla sistemin o geçmişteki haksızlığı telafi etmesi için ortaya çıkıyor. Aile diziminin özü budur.
*   Bu dediğiniz nedir? Parapsikoloji mi?
- Yok, alakası yok. Bu anlattıklarım holistik tıp içinde yer alan bütünsellikçi bir yaklaşım. Modern psikoloji sadece aysbergin gözüken yüzüyle ilgileniyor, depresyonum var diyorsanız, nasıl perdeleriz diyorlar, antidepresana başlatıyorlar. 6 ay kullanınca bastırılıyor, ama depresyonunuz bitmiyor, çözülemeyen sorun bilinçaltında duruyor. Bizse bütüne bakıyoruz.

Kimsiniz, nesiniz?

- 50 yaşına basmak üzere olan, yaşamının 20 ile 40'lı yaşlarını Berlin'de geçirmiş bir psikoterapistim.
*  Soyadınız Zararsızoğlu. Şüpheye düştüm. Sonradan filan almadınız değil mi?
- Yok canım, daha neler.
*  Ne bileyim, insan böyle soyadı olan bir terapiste daha kolay teslim olur. Bir avukatın adının Güven Kurtul olması gibi bir şey...
- Dedemin babası, sevilen, sayılan ve kimseye zararı olmayan biriymiş, “Siz olsanız olsanız Zararsızoğlu olursunuz!” demişler. Annem de babam da Selanik göçmeni, Tekirdağ'da doğdum, liseyi de orada okudum, sonra vınnn Berlin. Pozitif bilimlerin kalesi addedilen Berlin Teknik Üniversitesi'nde psikoloji, pedogoji
ve sosyoloji eğitimi aldım. Öğrenim
hayatım çok uzun sürdü, neredeyse yaşımın yarısı kadar! Master, doktora derken, bir süre Berlin Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yaptım. Sonra terapi eğitimleri başladı, doktora sonrası 11.5 yıl. Aile dizimi metoduyla on binlerce insanla çalıştım. Bert Helinger önderliğinde, o kurama çok hizmet etmiş biridir. Ve sonra bir gün ansızın Türkiye'ye dönmeye karar verdim. Türkiye'de Türkiye Sistem Dizimleri Enstitüsünü kurdum.

HER ŞEYİ ZİHNİNLE AÇIKLAYAMAZSIN!

Modern insan, her şeyi zihniyle açıklamaya çalışıyor. Eğer biz yaşamımızdaki her şeyi zihnin ve modernitenin bize öngördüğü yöntemlerle açıklayabiliyor olsaydık, o modernitenin sunduğu bilimlerle ve tedavi yöntemleriyle hiçkimsenin depresyonunun, panik atağının, kanserinin kalmaması gerekiyordu. Demek ki, zihnin ötesinde yaşamımızı etkileyen bir takım güçler, bağlar var. İşte holistik yaklaşım buna bakıyor.

Çocuğunuz hiperaktifse sebebi geçirdiğiniz kürtajlar olabilir

*  Peki kürtaja neden bu kadar karşısınız? Cinayet olduğunu mu düşünüyorsunuz?
- Cinayet demek çok iddialı. Ama anne ve babadan filizlenen ve sistemde yer bulan biri, ortadan kaldırılsa da, sistemdeki yerini ilelebet alıyor...
*  Gerçekten mi?
-  Evet. Annenin yumurta hücreleriyle, babanın sperm hücreleri bir araya geliyor ve bir yaşam meydana geliyor. Kaç haftalık olduğunun önemi yok. Ama anne-baba diyor ki, “Biz bu çocuğu istemiyoruz.” Zaten eski Yunanca'da kürtaj, “Yok etmek, ortadan kaldırmak, öldürmek” demek. Yani o kürtajları, düşükleri, yok sayamayız, onlar bizim çocuklarımızdı. Ve anne baba onlardan hiç bahsetmezse, morfik rezonans, bir sonraki çocukları da etkiliyor. Hiperaktif çocuklar getiriyorlar. Neden kaynaklandığını bulamamışlar. Yüzde 90'ında ne görüyorum biliyor musunuz? O çocuktan evvel ya da arada en az iki, üç, dört sonlandırılmış çocuk var. Hiperaktif çocuklar nasıl olur? Çok fazla hareket ederler, çok fazla abur cubur yerler. O vakalarda gördüğümüz şudur: Hiperaktif çocuklar, o konuşulmayan kürtajla sonlandırılan kardeşleri için de yiyorlar, onlar için de hareket ediyorlar.
*  Bu anlattıklarınız size danışan insanları ürkütmüyor mu?
- Workshoplara gelenlerin çoğu, ilk gün abandone oluyorlar. Grup dinamiğinde, kendilerini tanımayan insanların, dedelerini, babalarını, temsil ettiklerine tanık olunca şaşırıyorlar, “Benim babamın cümlesi bu” diyorlar. “Babamın da sağ ayağında problem vardı, bak o da sağ ayağını sallıyor.” Gerçekten de o kişinin normal hayatında sağ ayağında problem yok. Ama o dedeyi, o babayı temsil ederken oluyor. Bazen kalp krizi geçirmiş birini temsil ederken, temsilcinin kalbine ağrı giriyor. Morfik rezonans işte böyle işliyor.

Geçmişteki cinayetin sonucu çocuktaki şizofreni

*  “Hiçbir şey gizli kalmıyor...” Bu ne demek?
- Cinayet işlemiş bir dayı var mesela. O cinayet, aile tarafından yıllarca saklanmışsa, birkaç nesil sonra dünyaya gelen çocuk, ailenin çocuk yapamadığını sistem adına üstleniyor. Hem cinayet işleyen dayıyı, hem de öldürdüğü kişiyi içinde taşıyor. Sonuç? Şizofren. Realiteden kopuyor.
*  Demek ki sır saklamak tehlikeli...
- Aynen öyle. Sır olan, saklanan her şey, hastalık olarak, bir takım yaşamsal uğursuzluklar olarak, bereketsizlik olarak karşımıza illa ki çıkıyor.
*  Ya ailede intihar da varsa...
- Bana kalırsa, Türkiye'de fakirlik, işsizlik, umutsuzluk, depresyon, sevgili terk etmesi intihar sebebi değil. İntiharların altında sevgiye dayalı bir şey görüyoruz. Geçmişlerinde aile matrisinde intihar etmek isteyip, gücü yetmemiş kişinin yolunda gidiyorlar. Onun beceremediğini beceriyorlar. Ve Almanya'daki araştırmalarımızdan biliyorum, hep aynı tarihte tekrarlanıyor intihar olayları. Ruhsal birikimler, ruhsal ağırlıklar hep bir iki nesil atlayıp birinin bu ağırlığı taşımasına, hayatından vazgeçmesine sebep oluyor.

KÜRTAJ DEYİP YOK SAYMA ONLAR SENİN ÇOCUKLARINDI

Bazen soruyorum, “Kaç çocuğunuz var?” diye, “İki” diyor. “Kürtaj?”, “Tabii, sayısını bile bilmiyorum” diyor, sonra ekliyor, “Beş galiba.” Eline beş tane çocuk veriyorum. Ya eş istememiş ya kadın kendini hazır hissetmemiş ve sonlandırmayı gerçekleştirmişler. Onun acısını da, sanki bir estetik ameliyat olmuş gibi bilinçaltında bir yerlere itmiş. Benim yaptığım çalışmada, büyük bir yüzleşme yaşıyor. O kürtajları bir realite olarak yüreğine alınca sistem rahatlıyor. Sonraki çocukların da bir şey taşımasına artık gerek kalmıyor. Bu kadar da basit. Herkes kendi sorumluluğunu alır, görmesi gerekeni yaşar ve içselleştirmezse, problem teşkil edecek, hastalık oluşturacak dinamiğin önüne geçilmiş oluyor.

Kanser kendisini değersiz hissedenlerde çıkıyor

*  Sıkışmalar, blokajlar insanı hasta mı ediyor?
- Aynen öyle. Mesela kanser. Kendini değersiz hisseden, kendisine bir türlü sıra gelmeyen, hep başkaları için didinip duran, geçmişten gelen yükleri süresiz ve sınırsız taşıyan insanlarda oluşuyor. Gerçi holistik yaklaşımda, hastalıkları çok korkulacak şeyler olarak görmüyoruz. İnsanlığın ve gelişimin bir parçası olarak değerlendiriyoruz, sistem yok saydığımız şeyleri bize böyle hatırlatıyor.
*  Bütün bu anlattıklarınızı deli saçması olarak değerlendiren bilim adamları yok mu?
- Deli saçması diyen yok da, abartıyorlar diyenler var. Ama yine de kendi muayenehanelerinde dizimleri ve dizilerin bilgisini ciddi anlamda kullanıyorlar. Rezonansın faydası çok yüksek. Artık insanlar, bir yıl bolunca terapist koltuğuna oturmak istemiyorlar. İlaçla da iyileşemediklerini görüyorlar, bir çözüm arıyorlar.

EŞCİNSELLİĞİN MATRİSTEKİ SEBEBİ

*  Birini öldürmek, gerçekten ileriki nesillerde otizm olarak mı karşılık buluyor...
- Evet, böyle bir dinamik de söz konusu. Psikozun oluşumunda da benzer bir yapı var.
*  Gay'lik, lezbiyenlik...
- Bilinen dinamik şu: Erkek çocuk, erkeklerden yoksun bir ortamda büyüyorsa, sürekli anneyle, anneanneyle, ablalarla haşır neşirse, yani etrafı kadın enerjisiyle çevriliyse homoseksüel eğilimler gösterebiliyor. Ama aile matrisine bakarsak, başka bir dinamikle karşılaşıyoruz: O erkek çocuğunun karşı cinsten bir akrabasının, halasının, teyzesinin, ya da büyükannesinin, çok büyük bir haksızlığa uğradığını görüyoruz. Ve morfo-sistemik rezonans işliyor: O erkek çocuk, o kadın kimse, yaşadığı haksızlık dile getirilmediği için, o haksızlığı çözümleyebilmek için, kendi cinsiyetinden vazgeçip, karşı cinsin davranış biçimini benimsiyor. Böyle çok
vaka gördüm.

ANNENİZ SİZİ YETERİ KADAR SEVMEDİYSE

* Annenizin çocukluğunuzda size sevgi göstermediğine takılı kalırsanız, bu kızgınlık ve onu affedememe duygusu, karşı cinsle ilişkilerinizi etkiliyor. Anneniz, var oluşunuzu borçlu olduğunuz kadın. O olmasaydı, siz bir hiçtiniz. Dolayısıyla annesini olduğu gibi kabul edemeyen biri sağlıklı kadın-erkek ilişkisi kuramıyor, iyi bir partner olamıyor.

 ...

Ayşe Arman'ın yazısının devamı için tıklayın lütfen:

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=14031179&yazarid=12&tarih=2010-03-07

 

Ayşe Arman kimdir?

Ayşe Arman, 09 Aralık 1969 Adana'da, Türk bir baba ve Alman bir anneden dünyaya geldi. Adana Tarsus Amerikan Lisesi mezunudur. İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Okulu eğitimini yarım bırakarak 18 yaşında Nokta dergisinde yazmaya başladı. Aktüel ve Tempo dergilerinden yazmaya devam etti.