Aylin Kotil

HAYAT BİR ÇOCUĞA NASIL ANLATILMALI?

Aylin Kotil, Cumhuriyet Gazetesi

Arkadaşımın kızı bir yaşına gelmişti, 'Sen eğitimcisin, neler öğretmem gerekiyor, bazen kendimi çok çaresiz hissediyorum' dedi. Sorusu kolaydı ama yanıtı zordu, akıl vermesi basitti ama uygulaması karmaşıktı, anlatmaya başladım: Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı 'insan yetiştirmek' olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zaman harcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığını alırsın.

Yapabiliyorsan gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmeden olgunlaşamayacağını...

Kıskanmamayı öğret ona, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden 'neden ben değil de o?' demeden...

Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi öğrenmesini. Çünkü bir adım sonrasında görünüşte galip olanları gösterecek hayat ona.

Her şeyin bir sonu olduğunu öğret. Sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu.

Gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret. Kitaplardan keyif almasını.


Ders çalışmak istemiyorsa zorlanmamasını , ama okumayı sevmesini öğret ona. Elbet er ya da geç alacaksın biliyorum, ama mümkün olduğunca geç al ona bilgisayarı.

Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğret ona, sıkılıp ta kendini yönlendirmeyi bulmasını.

Doğaya götür onu, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasını sağla.


Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar ve bel ki binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar,
bunu öğrenmemiş diğer sevgililerin aksine...

Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini öğret ona.

Kazandığı elli milyonun piyangodan çıkan beş yüz milyardan çok daha keyifli olduğunu öğret. Alın terine saygıyı öğret ona.

Aşk acısı çekmenin hiç âşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret.

Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesi gerektiğini öğret, başkalarını da kendi doğruları üzerinden yargılamamayı. ... Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenleri kendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret.


Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlat.
Hayatı sorgulamayı öğret ona...

Bilginin en büyük güç olduğunu öğret.
Yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini öğret. Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini öğret ve haklıyken dik durmasını.

Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret.

Basit yaşaması gerektiğini öğret ona, çay içmekten keyif almayı...


'İstemiyorum' ,'hayır' demeyi öğret ona, istediğinde ise 'istiyorum' demeyi.

Sevdiğinde ise'seni seviyorum' diyebilmeyi öğret ona.

Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğret ona. Temiz kokmasını...

Sorgusuz sevmeyi... El yazısı ile notlar yazmayı... Lafı dolandırmamayı ....Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını öğret ona. Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını.

İşlerin hiçbir zaman bitmediğini söyle ona, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırması gerektiğini öğret...

Ama en çok da kendini sevmesini öğret... Kendini sevmezse kimsenin onu sevmeyeceğini. ..Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini.. . Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin onun için yemek hazırlamayacağını...Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu öğret ona...

www.aylinkotil.com   

 
Silinmeyen kareler
 

Yaşadığımız süre içerisinde, beynimizde yanıp sönen anlar ve fotoğraf kareleri vardır. Hafızamızda yer ederler ve hiç beklemediğimiz bir anda beynimizin içinde ışık yaktırırlar. Olayların bizlerde bıraktığı duyguya aittir bu silinmeyen kareler. Yaşadığımız hislere...

İlkokul öğretmenimizin beslenme çantamızdaki mandalinayı soyup bize vermesi bu karelerden biridir mesela. Ya da aynı öğretmenin “değişiriz külahları” sözü. Hem etkili bir kare olarak yıllar sonra karşımıza çıkar, hem de bilmediğimiz bir deyimi kimseye sormadan öğrenmiş oluruz o yaşımızda.

Babamızın sıkılmadan saçlarımızı okşayışı, büyük kocaman aile masaları, bayramlardaki tatlı telaşlar, babaannemizin gider ayak kapının önünde zorla sütlacından tattırması ve gözümüzün içine bakarak “çok güzel olmuş” dememizi bekleyişi, anneannemizin uyurken yatağımıza iliştirdiği küçük sürprizler, küçük elimizle bir büyüğümüzün elinden tutarak yürüdüğümüzde onun elindeki nasırları fark edişimiz, can arkadaşımızın istemeye gerek kalmadan verdiği kopya, sevdiğimizden aldığımız ilk çiçek ve daha niceleri, tek tek yerini alır hafızalarımızda.

Mutluluk veren kareleri sakladığı gibi, mutsuzluk verenleri de saklar beyin. Kimi insanlarla ilgili sadece mutsuzluk kareleri gelir akla. Hiç mi iyi şeyler yoktu diye düşünürüz, bulamayız. Bazen de tam tersi olur kimi insanlarla ilgili, sadece iyi karelerin saklanmış olduğunu görürüz. Kaybettiğimiz, bir daha hiç göremeyeceğimiz insanlarla aramızdaki en kuvvetli bağdır bu içsel fotoğraflar.

Yaşarken bizi 10, 20 hatta 30 yıl geriye daha dün yaşanmışçasına götürür. Tebessüm ettirir ya da hüzünlendirir... Daha sonra bu kareleri sevdiklerimize, çocuklarımıza anlatırız. Onların bizim hissettiklerimizi, hissetmediklerini bilerek... Ancak paylaşma dürtümüz ağır basar ya da tekrar yaşama arzumuz. Sonra sevdiklerimizin acaba hangi karelerinde yer aldık diye düşünürüz... Ancak genelde bilemeyiz... Sadece iyi karelerde olma şansımızın hâlâ var olduğunu bilebiliriz. Aslında tüm bu fotoğraflardan beslenir ve hayatımızı şekillendiririz. Hayata bakışımız, anlam veremediğimiz ani çıkışlar hep o karelerin uzantısıdır. Geçmişiyle barışık olanlar, karelerini olduğu gibi kabul edenler, daha yumuşak geçişler yapar hayatlarının her bölümünde. Dahası huzurludurlar.

Geçmişiyle kavgalı olanlar, karelerin olumsuz olanlarını biriktirenler huzursuzdurlar genelde. Huzursuz olmaları için de ikinci bir kişiye gerek duymazlar, çünkü kendi kendilerini mutsuz etmekte çok başarılıdırlar. Hatta başkalarının mutluluğundan bile mutsuz olurlar bir şey bulamadıklarında. Hayatla sürekli didişirler.

Geçmişiyle barışık olanlar ise sevdikleri için nasıl güzel kareler oluşturabileceklerini düşünürler. Hatta bazılarımıza böyleleri de kalmış mı diye düşündürtürcesine. Yumuşak geçişlerimiz için hayatımıza anlam katarlar...

İyi pazarlar.

www.aylinkotil.com
 
Büyük resimde laiklik elden gidiyor
 

Günlük gazeteleri okuduğumda, televizyon kanallarını dolaştığımda, olumsuz düşüncelerin söyleme ve yazıya döküldüğünü görüyorum. Bir sevgisizlik, bir eleştiri, bir yerme havası aldı gidiyor. Sonra farkına varıyorum ki, tüm bu olumsuzluklara direnmeme rağmen, ben de nasibimi alıyor ve şaşırarak düşüncemin dile dökülüşünü dinliyorum.

Dışaradan aldığımız uyarıcılar öyle çok ve öyle kuvvetli ki, hayata olumlu bakışımızı istemesek de zedeleyebiliyoruz. Bana nasıl bu kadar olumlu bakabiliyorsunuz diye sorduklarında, “babam” örneğini veriyorum: Zor ve yıpratıcı bir hastalık sürecinden sonra, babamı kaybetmiştik.

Oğlumu dünyaya getirdiğim gün, hastane odasında evimi su bastığını öğrenmiş ve umursamamıştım. çünkü, babam amansız bir hastalıkla mücadele ediyordu. Böyle bir sorun ile uğraşırken evi su basması çok basit kalıyordu. Herhangi bir şekilde şımarma durumum yoktu. Hayat bana orda büyük resme bakmayı öğretti.

Bugünkü duruma gelince; birbirimizi yok etme pahasına eleştirirken, birbirimizi kucaklamayı öğrenemiyorken, büyük resimde laikliğin elden gitme durumu var. Aynı düşüncede olanların tartışırken basını kullanması ve büyük resme bakamaması laikliğe sandığımızdan çok daha fazla zarar veriyor.

Tam bu noktada, gelir seviyesi yüksek olan kesimlerde yapılan yılbaşı kutlamaları aklıma geliyor. Sokakta yapılan bu kutlamalara, halkın her kesimi katılır ve kendini soyutlamak isteyen bir grup, “kutlamayı bilmiyorlar” diyerek burun kıvırırdı. Belki yaşanan kötü örneklerin de etkisiyle haklıydılar. Ancak hep düşündüğüm ve söylediğim bir şey vardı: Onları aramıza katmazsak ve sürekli dışlarsak yılbaşı kutlamasını öğrenmelerini onlardan nasıl bekleyebilirdik? Belki 4-5 yılbaşı biraz sıkıntı çekecektik ama sonunda onlar da bunu öğrenecek ve uyum sağlayacaklardı.

Ancak onları dışlar ve içimize katmazsak hatta düşüncelerimizi onlarla paylaşmazsak istediğimiz görüntüyü nasıl sağlayabilirdik? Önce üstümüze düşeni yapmak zorundayız. Karşı olduğumuz insanları, cam bir fanus içinde bitki yetiştirir gibi istediğimiz noktaya getiremeyiz. Birlikte ve beraber yaşayarak onlara başka hayatların, başka düşüncelerin ve hatta başka yaşam tarzlarının olduğunu öğretebiliriz ancak.

Aslında en çok ‘eğitim şart’ diyenlere bu yazım. çünkü eğitimi sadece devlet vermiyor. Yaşantımızla, rol model olarak ve birlikte yaşayarak en etkili eğitimi verme şeklini uygulayabiliriz. Severek ve dokunarak...

İyi pazarlar...

www.aylinkotil.com

 

 
Issız Adam
 

Geçen hafta sonu seyrettim filmi. Herkes farklı şeyler de görmüş olabilir filmde. Ben, şehrin yüzeysel, kirli ilişkilerine kendini kaptırıp giden adamın, tertemiz bir aşk karşısında nasıl ezildiğini gördüm. Âşık olduğu kadına, kendi kirlenmişliği içinden dokunmak istemeyen bir adam... Adam ancak annesinin, âşık olduğu kadın hakkındaki cümlelerinden bunu anlayabildi. Kirlenmişliğin içinden, hiç tatmadığı saf sevgiyi buldu adam. Bir kadınla yemek yemeyi, gezmeyi, sohbet etmeyi, bankta oturup denize bakmayı, kokoreç yemeyi ve hatta uyumayı öğrendi geçmişinin tüm hoyratlığına rağmen. Ve tüm bu duygularının ardından, sevmeyi... Ta ki, annesinin “Bu kızın kıymetini bil” demesine kadar.

O an, onu hak etmediğini anladı ve belki de annesinden kalan, içindeki temiz duygularla ayrıldı kızdan. Âşıkken…

Kaç erkek bugün birlikte olduğu kadını duygusal anlamda kirletmemek adına, onu hak etmediğini düşünüp ayrılır sizce? Belki de sadece filmlerde yaşanır böyle hikâyeler. Ancak senaryoyu bir erkeğin yazdığını düşünürsek, o kadar karamsar olmayalım diyorum gene de ben. Belki de ilk defa ve hatta bir daha yaşayamayacağı bir aşkı, sırf karşısındakinin zarar görmemesi için bitiren bir erkek.

Aslında erkek-kadın fark etmez. Bugün alabildiğine bencilce yaşanan ilişkilerle örülüyüz. Erkekler cinsellik düşünürken, kadınların maddiyata baktığı bir düzende yaşıyoruz. Hem de “Sevginin Gücü” isimli kitapları elimizden düşürmezken, “sevgi”den ahkâm keserken…

Yıllar sonra, adam tesadüfen görür sevdiği kadını. Ve yaşadığı en büyük pişmanlığı içinde bastıramayıp hasretle sarılır kadına, kendine sarılır gibi… çünkü herkesin içinde sakladığı temiz olma isteğini o da defalarca örtmüştü. Ve bir tek o kadınla, içinde bir yerlerde saklı küçük bir hazinenin olduğunu fark etmişti.

Hayatın oyun ve oyalanma olmadığını kavramak isteyenlere anlatıldı bu film bence. Oyalanmadan toparlanmak isteyenlere… İyi pazarlar.

www.aylinkotil.com

 

 
Sınırlarımı koruyorum...
 

“Samimi, ancak aynı zamanda karşı tarafa derinlemesine hissettirilen bir mesafe” dedi kadın yorum yaparken diğeri için. Alışmışız bir kere daha ilk görüşmede enseye tokat muhabbetine. Sululuğu, hatta terbiye sınırlarını aşan durumları, ne var, ne olacak ki diye yorumlamışız yıllar yılı. Sonra ilk karşılaşmada bize güler yüzlü ancak mesafeli davranmaları anlamamışız.

“Hımmm, evet, iyi ama sanki soğuk mu ne?”

Oysa ben kendi adıma ne çektiysem, samimi ilişkilerden çektim. Mesafeli olduklarımla bir problemim olmadı. Sınırları seviyorum. Sınır tanımazlık beni ürkütüyor. Yolda yürürken kişisel alanımı korumak istiyorum, bana teğet geçen, değen insanlar olsun istemiyorum. Ya da gereksiz yere dokunuverirler bazen. Hele ki ilk tanışmada. Durun bakalım bir, belki siz samimi olduğunuzu hissettirmek istiyorsunuz ama ben istiyor muyum? Hele de şu hemen “sen” diye edilen hitapları seneler senesi anlayamadım. Sizi neredeyse kaldırdı toplumumuz hayattan. Siyasiler bile artık birbirlerini senli benli eleştiriyor. Toplumdaki bu samimi hava en tepeden en alta kadar hepimizi sarmakta. Sonra bir bakıyorsunuz çocuğunuzun öğretmenine “sen” diye hitap eden veliler... Hanım, bey gibi sözler hak getire zaten!

Bir de şu “canım” kelimesi... Olur olmaz herkes birbirinin canımı oluverdi. Bu can canlık hali, en çabuk, para bozdurmak istediğinizde ortadan kalkıyor oysa. Bir deneyin, uzatın birilerine bütün olan paranızı, sanki felaket bir durumla karşılaşmış gibi saniyesinde başlarını çevirip uzaklaşıveriyor insanlar sizden. Borç da istemediniz halbuki, derdiniz sadece para bozdurmaktı. Bir de bu can canlar, aynı zamanda sizin en özellerinizi öğrenme arzusu ile de yanıp tutuşmaktadırlar. Samimiler ya!!! Bilmek isterler ne olmuş, ne bitmiş. çünkü aynı can canlar, ilk fırsatta arkanızdan kulis yaparlar. Malzeme lazımdır her daim... Ve sonunda kendinizi koruma arzusunun neticesi olarak, karşı tarafa hissettirilen derin bir mesafe “Kadın biraz soğuk mu ne?” Bu cümlenin özü şudur aslında; “Bundan malzeme çıkmaz!”. Öbürünü sardıralım...

İyi pazarlar.

www.aylinkotil.com

 
Diğer Makaleler...