İclal Aydın - Vatan

       
Senin canın sağolsun!

Kafam kazan gibi... Boğazımdan yönünü şaşırmış bir tanker geçmiş sanki... Hastayım. Öksürüyorum ve kulağım ağrıyor. Bütün aile bir aradayız. Küçük bir çocuk gibi nazlanıyorum. Annem çalışma hayatının sert koşulları içinde kardeşimle bizi yeterince şımartamamış olmanın acısını çıkarır gibi koşturuyor etrafımda... İtiraf edeyim bundan acayip zevk alıyorum. Meryem bir yanda Nergiz bir yanda... Gelsin pastiller, gitsin taze meyve suları.. Kız kardeşim oğlunu bırakamadığından telefona yapışık bir şekilde bütün günü benimle konuşarak geçiriyor.

Okuduğum romanın arasında babamın notu: “Benim kızım daha küçücük ama başarıları çok büyük. Hep yanındayım.” Karşımda aynanın önünde şahane sarı güller. Az önce geldi...

Kızım yanıma uzanıp, hastalığım geçsin diye kendi yazdığı kitabı okuyor bana... Annesiyle yürüye yürüye Çin’e kadar giden bir çocuğun hikâyesini yazmış. Bir saat içinde varıyorlar Çin’e. “Ama Laliş, Çin çok çok uzak bir ülke bir saatte gidemezsin oraya” deyince ben, “o zaman dönerken uzun dönerler anne, bu bir masal” diye cevap veriyor bana...

Sonra sayfayı çevirirken ekliyor “bu kadar ciddiye alma, ben çocuğum!!!” Şaşkınlık içinde ona bakarken, kolumu öpüyor...

***

Bu kadar ciddiye alma!!

Bu cümleyi ben mi öğrettim bu çocuğa?

Seyrettiği TV programlarından birinden mi öğrendi?

O cümlenin tüm yaşamı boyunca ne kadar önemli ve geniş bir alanı kapsayacağını anlayabilecek mi hakikaten?

Bu nedir şimdi?

Ben masalı dinlerken, ya da dinlermiş gibi yaparken yakalanıyorum zaten ona. Beni taklit edercesine soruyor “Ben en son ne söyledim bakalım anne?”

“Annesiyle değerli taşlar almışlar dedin.”

Pek memnun oluyor...

***

Hayatımızın önemli bir bölümü kendimizi, yaptığımız işi, fikrimizi önemsetme, kabul ettirme çabası içinde geçiyor.

Konuları, kişileri lüzumundan fazla önemsediğimiz, olmadık yerde alınganlıklar gösterdiğimiz, gereken yerde dik duramayıp en saçma durumlarda aslan kesildiğimiz ne çok an var değil mi hepimizin hayatında?

Kızımın yazdığı masaldan daha önemli ne olabilir ki şu anda? Ama bunu ona nasıl anlatamalıyım? Öte yandan sadece ağzından çıkan o cümle bile yetmez mi bana?

“O kadar ciddiye alma...”

***

Aldığım ilaçların ve kızımın masalının etkisinden olsa gerek garip bir rüya gördüm az önce. Evime gelen vergi memuru lise sonuncu sınıfta matematik dersinden kalmış olduğumu ve lise diplomamın iptal edileceğini, bu sebeple tekrar ders almam ve sınava girmem gerektiğini söylüyordu.

Deli gibi ders çalışıyordum ve kendimle gurur duyuyordum; “vay bak, hâlâ hatırlıyorum” diye. Ama o sırada bir haber geldi: bütünleme sınavı başlamıştı çoktan ve bir saat sonra da bitecekti... Sıkıntı ve çaresizlik içinde anneme yalvarıyordum, bir konuşsan anne belki kurul bir sınav daha çıkarır diye. Gel gör ki bütünleme sınavını kaçırmak, bir yıl daha okumak demekti...

Merdivenlere oturup ağlarken annem yanıma geldi. “O kadar ciddiye alma be çocuğum, bak çocuğun şurada oyun oynuyor. Bir sürü işler yaptın, okullara gittin, lise diploman da olmayıversin” diyordu. Hayatını mükemmelliğe adamış olan anneme bakarken üst katın taşan tuvaletinden pis sular her yere yayılıyordu... “Ben bir rüya görüyorum galiba” derken uyandım...

Liseyi bitirememek, bütünleme sınavına kalmak, üniversiteyi kazanamamak, işe girememek, işte başarısız olmak, işten atılmak... Ne çok korkulardan geçiyor hayat.. Merdivenlerden sürekli pis sular akıyor üzerimize... Sonra bir küçük çocuk anımsatıyor: O kadar da ciddiye almamak gerek... Canlar sağ olsun yeter...
 
İCLAL AYDIN'ın yazısının devamı için tıklayın lütfen:
 
 
 

İclal Aydın - Vatan - 18 Mart 2010 

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Sussam olmuyor...

Son günlerde... Nereye baksam bir şey buruşuyor içimde, ne tutsam elimde kalıyor gibi... Öfkemin sesini kısamıyorum artık. Korkunun “alttan alan kadınlar-mülayim insanlar” yaratmasına dayanamıyorum... Bu yüzden bana “Korkmuyor musun sen?” dediklerinde şaşkınlıkla bakıyorum yüzlerine. Gelecek kaygısıyla susmaktan sesi kısılıyor insanın biliyorsunuz değil mi? Kör bıçağa dönüyor varlığı...

Hayat ama hiç takmıyor bizi... Radikal Gazetesi yazarı Kaan Sezyum’un gencecik karısı pat diye ölüveriyor mesela. Ölümün bu ani ziyaretinin şaşkınlığıyla yazdığı ve o sakinliğiyle insanı darmadağın eden yazısında “hayat anlardan ibaretmiş” diyor Kaan... Yatağın içinde boğazımda bir yumruk, gazeteye bakıyorum pazar sabahı... “Kedimizle baş başa kaldım... Nursel’i Heybeliada’ya bıraktık” diyor...

Onun yerine bir nefes versem garip, yüksek, hayvani bir ses çıkacak sanki dışarı...

O anda telefonuma mesajı düşüyor arkadaşım Ayşenur Yazıcı’nın. Oğlu bir ameliyata daha girecek ertesi sabah. “Dualarınızı eksik etmeyin” diyor.

Ertesi gün, oğlunun ameliyatı sırasında yazdığı mektubu istiyorum ondan... (Bir ebeveyn olarak da susmaktan sesi kısılır insanın. Hatta en çok bu yüzden, evlat için susulur...) Ayşenur’un mektubu var aşağıda sizinle de paylaşmak istedim... Kaan’ın yazısına gelince... Bulun internette okuyun derim.. Başka da bir şey demem bugünlük... Sussam olmuyor ama ben bugün susarım..

***

Seninle iç içe geçirdiğimiz son günü hatırlıyorum bu hüzünlü günümde Doğduğun gün. 24 yıl önce...

Biri baltayla sırtıma vurdu sanki... Halının üstünde dizlerime çöktüm kaldım! İki elim karnımın üzerinde... Sanki içimdeki bir cevherin, benim haberim olmadan uçup gitmesini engellemek, bir şeyleri korumak ister gibi sıkı sıkıya tutuyordum kocaman karnımı. Doğurmak nasıl bir şey bilemiyordum, gençtim.

Bu “ne yapacağını bilememe” duygusunun, yollarını ve dilini bilmediğiniz bir memlekette gece yarısı kaldırımda kimsesiz kalakalmaktan farkı yoktu.

Baban duşa girdi, şoför beni doğuma hastaneye götürdü. O gün anlamıştım ikimiz, bir manga olabiliyorduk. Sadece sen ve ben... Zamanla sen de bana dev bir ordu olmayı öğretecektin. “Biz” sen ve ben, kaçmak yerine hayatın akışına teslim olmayı öğrenecektik beraber...

Yanımdaki mini minnacık beşikteydin, “Anne oğlum sağlıklı mı, sağlam mı her yeri” dedim kısık sesimle. Örtülerin arasından kedi yavrusu büyüklüğünde bir cüce çıkardı ve koynuma koydu! Bu benim oğlum. Fare kadar bir şey!

O gün “seni” kalbimin üstüne koydum. Hiç kaldırmadım. Tek başıma, maddi manevi yetemediğim ama inatla senin aşkın için dik tuttuğum kuyruğumla... En oksijensiz muharebelerde bile senin soluğunu hiç yüreğimden eksiltmedim. Baş anayasam sendin, ötesi önemsizdi.

Her kira artışında taşındık, 13 mahalle değiştirdik koskoca İstanbul’da. Başka çocuklar seni dövdüğünde ve eve kan revan içinde geldiğinde “babalar” gibi ben gittim kavga ettim anneleriyle. Boğazın, kulağın, böbreğin, apselerin için onlarca ameliyat geçirdiğinde; lanet olası canlı yayınlarla hastane arasında koşarken “erkek” gibi; yanına vardığımda “anne” gibi olmayı nasıl becerebildim bilemiyorum.

Hayatımızın bir dönemini beraber paylaştıklarımız kırgın, kızgın olabilirler. Kan bağın olan insanların, senin bu yaşına kadar geçirdiğin ameliyat sayısını bilmemelerine de ben kızgınım. Ricalarım kavgalara dönüştüğünden beri pes ettim. Huzurun için. Paylaşmak yerine kendi kendime halletmeyi öğrendim. Yoruldum.

Şimdi, yeni bir ameliyata hazırlanırken bana “Anne neden benim keçi boku gibi bir sağlığım var, her yerim neden dökülüyor” deme. Ağırıma gidiyor. Bir ananın nelere muktedir olduğunu biliyorsun, senin için dünyayı yakarım, ama bazı şeylerin kontrolü benim elimde değil. Allah bize hayatın güçlüklerine karşı durabilmemiz için üç şey hediye etmiş, uyku, gülmek ve ümit etmek...

Bunlar elimizde olduğunca o senin “keçi boku” gibi dediğin sağlık da düzelir, gelecek kaygıların da... Dün gece bedenindeki tüm hortumlar kan kırmızıyken, bak şimdi pembe. Ağrılar, sabredersen seyrelerek yok oluyor. Yürekten duaya devam et. Bazen hayat, annenin sana ömür boyu verdiklerini kullanmaya başlamanla değişir. Kullan.

Ben yanında yalnız “seninle çoğalan” bir orduyum. Kılıç kalkanı al, kalk, savaşa çıkıyoruz. Galip tabii ki sen olacaksın. Bir kez daha ve bizim için...

İclal Aydın'ın yazısının devamı için tıklayın lütfen: 

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=294485&Categoryid=4&wid=10

Kaan Sezyum'un 'Hayat ve Anlamı' (13.03.2010 - Radikal) yazısının tamamı için tıklayın lütfen:

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=985451&Yazar=KAAN%20SEZYUM&Date=13.03.2010&CategoryID=41 

 

İclal Aydın, (d. 14 Eylül 1971 Nevşehir) Türk oyuncu, spiker, şair.

Biyografisi: İclal Aydın ilköğretim, lise ve yüksek öğreniminin bir kısmını Ankara’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya fakültesi Tiyatro bölümü Oyunculuk öğrencisiyken Berlin’e yerleşti. Berlin’deki profesyonel tiyatro çalışmalarının altıncı yılında Türkiye’ye dönerek televizyon projelerinde yapımcı-moderatör ve oyuncu olarak çalışmaya başladı.

 

05.09.2009

İclal Aydın

Teselli

Hemfikir olunan konu: Ajda Pekkan yaşlanmıyor...

Teselli: Çünkü estetik desteği alıyor...

Hemfikir olunan konu: Elif Şafak çok satıyor...

Teselli: Çünkü çok reklam yapıyor...

Hemfikir olunan konu: Orhan Pamuk Nobel alıyor...

Teselli: Çünkü vatanı satıyor...

Hemfikir olunan konu: Cem Yılmaz çok komik...

Teselli: Çünkü küfürlü espri yapıyor...

Hemfikir olunan konu: Acun çok başarılı...

Teselli: Çünkü sırtını ajitasyona yaslıyor...

Ama bu tesellilerin hiçbiri hemfikir olunan gerçekleri değiştirmiyor! Söz konusu başarıları teselli arayanların sandığı gibi hafifletmiyor.

***

Bu tür yazılarım sanki ben mükemmel tarafta duruyormuşum da, kendimden başka her şeye eleştirel yaklaşıyormuşum gibi algılanıyordur kimilerince... Oysa hayır! Kendimden yola çıktığım doğru olsa da görünen istikamete gitmediğimi belirtmeliyim.

Kendimi oldurma çabam sürerken başarımın, çalışkanlığımın, emeğimin, iyi niyetimin takdir edilmediğini; aksine, bir kabahatmiş gibi başıma gözüme vurulduğunu görünce çok üzüldüğüm, bu kötü niyetli söylemleri anlamak için çok çabaladığım günleri unutmadığımı da ekleyeyim! Hayatın müthiş hızlı değişkenliği içinde her durumda başkası olma gerçeğini fark edene dek... Bir gün çok başarılı, bir başka gün enkaz altında kalmış gibi yenik olabiliyor insan... Evet, bir başka başarı karşısında durduğum yeri görebildiğimde anladım bu tesellilerin aslında gerçeği değiştirmediğini... Kıskandığım, gıpta ettiğim, sahip olmak istediğim şeyleri başkasında görüp kabul edebilmek, başarıyı taşıyabilmekten de zormuş meğer... Ama mesele de buymuş...

***

Elif Şafak’ın kendisine yöneltilen öfke dolu eleştiriler karşısında kaleme aldığı ses tonu kadar yumuşak yazısını okurken “demek ki daha pişmemişim” dediği cümlesine takıldım... “Övgüden de yergiden de etkileniyorsam, demek ki olmamış” anlamındaki iç dökümüne saygı ve sevgi duymamak benim için imkânsız... Ama pişmesi gerekenin başarısını savunmak zorunda kalan kişi olmaması gerekmiyor mu artık sizce de? Pişmesi gerekenler, saygıyla adları anılanlar, kalabalıklarda önlerde yürüyenler, hadi bilinen tanımıyla fikri sorulan, “kanaat önderleri” dediklerimiz olmalı artık... Yaşları, tecrübeleri, geçmiş başarıları sebebiyle olmalı en azından...

***

Hangimiz istemeyiz Ajda Pekkan gibi zamana meydan okumayı, Cem Yılmaz kadar komik olmayı, Elif Şafak kadar kıymetli bir başarı yakalamayı? Çalışkanlıkları, yetenekleri ve çabalarıyla elde ettikleri kazanç hangimize şahane gelmiyor ki? Elif’le bir öğleden sonra sohbet ederken “Ben başkası hakkında konuşmamak gerektiğine bütün kalbimle inanıyor ve kaçınıyorum” demişti. “Gıybet etmek” ilk defa bir arkadaşımla sohbetime girmişti... Konu, o günlerde bitirdiği ve isim arayışında olduğu yeni romanı (Aşk) üzerinde yoğunlaştı... O yüz, o cümle hiç çıkmaz aklımdan... Bu başarıyı hak ettiğini düşünüyorum. Evet, çok isterdim Elif kadar çok satayım ve kazanayım. Onun kadar sağlam durabileyim inançlarım yolunda... Şimdilik tüm çabam başarı karşısında teselli arayanlardan olmamak... Öyle de zor ki... Her şeye bir bahane bulmak kolay... Ama Turgut Uyar’ın dediği gibi; “Siz ne derseniz deyiniz benim gizli bir bildiğim var! Sizin alınız al inandım. Morunuz mor inandım. Ben tam kendime göre, ben tam dünyaya göre...”

İclal Aydın

05 Eylül 2009

www.iclalaydin.com.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir